Onur Köksal

Onur Köksal
@TimeTraveller_
Muhasebe
Üniversite Lisans
İstanbul
İstanbul, 1 Eylül
64 okur puanı
Temmuz 2019 tarihinde katıldı
* Kâinatta gözlemlediğimiz intizam ve semavî ahenk, sadece sıradan bir düşünürün zihninde hayret uyandırmakla kalmıyor, aynı zamanda büyü zekâları da büyülüyor. Albert Einstein bir defasında şöyle bir ifadede bulunuyor: “Ben bir ateist değilim ve kendimi bir panteist (tümtanrıcı) olarak da görmüyorum. Bizler, farklı dillerde kitaplarla dolu büyük bir kütüphaneye giren küçük bir çocuk konumundayız. Çocuk biliyor ki bu kitapları mutlaka birileri yazmıştır. Fakat nasıl olduğunu bilmiyor. Kitapların yazılmış olduğu dilleri anlamıyor. Kitapların yerleştirilmesinde gizemli bir nizam olduğunu düşünüyor fakat ne olduğunu anlayamıyor. Bu, bana kalırsa, Tanrı karşısında en zeki insanın tavrına denktir. Kâinatın hayret verici bir şekilde tanzim edildiğini ve belirli kanunlara tabi olduğunu görüyoruz, fakat bu kanunları çok az anlayabiliyoruz. Bizim sınırlı zihinlerimiz [ancak] takımyıldızlarını hareket ettiren o gizemli kuvveti idrak edebiliyor” (Jammer, M. -1999- Einstein and Religion. Princeton, NJ: Princeton University Press, s. 150.) Sözünü sakınmayan ateistlerden Richard Dawkins de kâinatın nizamı üzerine yorumlarda bulunuyor ve kâinatın tasarlanmış olduğunu reddedip kendi natüralist izahını ortaya atıyor olsa da, kâinatın, Einstein gibi insanları hayrete düşüren bu nizamına dikkat çekiyor: “Ama [şu satırları] yazarken anladığım şey şu ki ben yaşadığım için şanslıyım, siz de öyle. Yaşam biçimimiz için tam anlamıyla mükemmel bir gezegende yaşıyoruz: çok sıcak ve çok soğuk olmayan, nazik gün ışığında güneşlenen, tatlı sularla dolu; nazikçe dönen, yeşil ve altın renkli hasat şenlikleriyle dolu bir gezegen… Rastgele seçilen bir gezegenin tüm bu nazik özelliklere sahip olma ihtimali nedir?” (Dawkins, R. -1999- Unweaving the Rainbow. London: Penguin, p. 4. [Türkçesi: Richard
Sayfa 203·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
* Teizm, fizikî olmayan zihnî haller ve fizikî beyin hallerinin arasındaki irtibatı/etkileşimi izah eder. Tanrı’nın kudreti ve iradesi bu etkileşimin gerçekleşmesini sağlar ve bu etkileşim de Tanrı’nın yarattığı gerçekliğin bir parçasıdır. Basitçe söylemek gerekirse, eğer kâinatın başlangıcında sadece madde olsaydı, bilinç olmazdı. Ancak bir tür ‘bilincin’, fizikî alemi yaratmış olmasıyla, fizikî olmayan zihnî haller ile beyin arasındaki etkileşim anlam kazanır.
Sayfa 194·Kitabı okudu
* “Beynin biyoelektrik faaliyetleri şahsî tecrübelere nasıl dönüştürebildiği, su üzerinden yansıyan fotonların büyüleyici bir şekilde turkuaz renkte bir dağ gölü manzarasına nasıl dönüştüğü, bir muamma. Sinir sistemi ile bilinç arasındaki irtibatın nasıl gerçekleştiği hâlâ tanımlanabilmiş değil ve birçok hararetli, sonu gelmez tartışmanın konusu olmaya devam ediyor… Son derece üstün bir şekilde teşkil edilmiş madde parçalarının nasıl olup da bir iç perspektif [bilinç] sunabildiğini açıklamak, diğer birçok sahada kendisini ispat eden bilimsel metodu yıldırmış durumda.” (Koch, C. -2012- Consciousness: Cofessions of a Romantic Reductionist. Cambridge, Massachusetts: MIT Press, s.23-24)
Sayfa 168·Kitabı okudu
* Şahsi, bilinçli tecrübelere sahip olmamız ancak her şeyden haberdar olan bir Varlık üzerinden açıklanabilir. Bu Varlık, fizik dünyayı bilinç sahibi mahlukat ile yaratmıştır ve onlara kendi şahsî tecrübelerinin farkında olma kabiliyeti bahşetmiştir. Diğer açıklamalar baştan kaybediyor. Mesela kâinata soğuk, maddeci bir bakış açısıyla baktığımızda bu probleme bir çözüm bulamıyoruz. Kâinatın başlangıcında elinizde sadece maddenin basitçe bir tanzimi bulunduğunu düşünün, uzun bir süre sonra bu maddeler kendilerini insan olarak yeniden tanzim ediyorlar ve bilinci meydana getiriyorlar. Bu aslında sihir gibi görünüyor, çünkü madde soğuk, kör ve bilinçten yoksundur. Öyleyse nasıl oluyor da böyle bir hadiseyi meydana getirebiliyor? Mümkün değil. Mesela eğer bende 10 lira yoksa size bu miktarda para veremem. Tıpkı bunun gibi madde de, kendinde olmayan veya potansiyel olarak ortaya koyamayacağı bilince sebep olamaz. Benim parayı kazanıp daha sonra başka birine verebileceğimi; bunun gibi, maddenin de bir şekilde bazı karmaşık süreçler neticesinde bilinç ‘kazanıp’ başkasına aktaracağını iddia edebilirsiniz. Fakat bu asılsız olur, çünkü bilinçten yoksun bir süreç ile bilinçten yoksun başka bir sürecin bir araya gelmesi, ancak iki tane bilinçten yoksun sürece eşit olabilir. Bir demir parçasını bir odun parçasına dönüştürmeye benzer bu: demiri her ne şekilde manipüle ederseniz edin, oduna dönüşmeyecektir, daha fazla demir ekleseniz dahi bu mümkün değildir.
Sayfa 167·Kitabı okudu
* İslam epistemolojisi aklî delilleri bir araç olarak görür, amaç değil. Aklî deliller fıtratı uyandırmak veya aydınlığa çıkarma aracı olarak hizmet ederler. Bu yüzden hidayetin ancak Tanrı’dan geldiğini unutmamak gerekir ve ne kadar aklî delil öne sürülürse sürülsün, kimsenin kalbi, İslam’ın hakikatine bu deliller sayesinde uyanamaz. Tanrı, bunu açıkça ifade eder: “Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi O bilir.” (Kur’an, 28:56) Hidayet, Tanrı’nın rahmetine, ilmine ve hikmetine dayanan manevi bir mevzudur. Eğer Tanrı, bir kişinin aklî argümanlar vesilesiyle hidayete ermesini dilerse, artık hiçbir şey o kişinin hakikati kabul etmesinin önüne geçemez. Fakat eğer Tanrı, bir kimsenin -İlahî hikmetine istinaden- hidayeti hak etmediğine karar verirse, bu sefer her ne kadar ikna edici argüman ortaya koyulursa koyulsun, o kişi asla hakikati kabul etmez.
Sayfa 112·Kitabı okudu