Sebahattin Ali’nin vefatından önce yazmış olduğu son kitabı, Sırça Köşk. Onüç öykü ve dört masaldan oluşan bu kitap oldukça kısa fakat nitelikli hikayeleri bir araya getirmiş.
Toplumcu gerçekçi sanat anlayışını benimseyen Sebahattin Ali, yoksul olmak, yoklukta olmak, sahipsiz bırakılmak insanın başına neler getirir;
bunu, bu kitapta toplumun çeşitli kesimlerinden, birbirinden farklı insan manzaraları ile aktarılmış.
Bir kaç cümle ile bu öykülerden bahsetmek istiyorum.
Portakal; toplumun ticaret ahlakından bir kesiti ele almış.
Beyaz Bir Gemi; sanatı sanat için yapmayanları (sözde sanatçıları) konu alıyor.
Katil Osman; mahalle baskısının sonuçlarını, bir katil yaratan toplum baskısını anlatıyor.
Böbrek; sanırım okurken en çok etkilendiğim hikaye bu oldu. Özellikle kurduğu bir kaç cümle ile içimi dağladı. İnsanların çare ararken nasıl çaresiz bırakıldığını okudum.
Cıgara; bütün insani haklardan yoksun bırakılan sokak çocuklarından bahsediyor.
Millet Yutmuyor; sözde sanat uğruna, insanları kandırmak için yapılanları konu alıyor.
Bahtiyar Köpek; bu kısa öyküde Sebahattin Ali, onun edebiyatını eleştirenlere atıfta bulunuyor.
Çilli; toplumdan soyutlanmış, toplumun dışına itilmiş yüzlerinden olan hayat kadınlarının öyküsünü yazıyor.
Dekolman; bu öyküde kısmen emeğin sömürülüşüne, kısmen toplumdaki mesleki özgüvensizliğine, kısmen de yahudi zulmüne değiniyor. Bu hikayede ve kitaptaki bir kaç hikayede sağlık sektörünü, özellikle doktorları eleştirdiği yerlerde o kadar yerinde ve haklı tespitleri vardı ki, günümüzde hala aynı sıkıntıları yaşıyoruz.
Hakkımızı Yedirmeyiz; dinin gölgesine sığınarak, milletin hakkını yiyenleri konu almış.
Cankurtaran; bir kadın olarak Asiye’nin halini nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Yoksul olmanın, köylü olmanın hele de kadın olmanın
Momo , insanın ruhuna usulca dokunan, o sakin ama etkileyici hikâyelerden biri. Başta bir çocuk kitabı gibi görünse de, sayfaları çevirdikçe aslında yıllardır içimizde bir yerlere gömdüğümüz soruları çıkarıp önümüze koyuyor Momo ...
Okurken, kimsenin gerçekten dinlemediği, kimsenin gerçekten fark etmediği o yavaş ve sakin zamanı hatırladığınız kitapta, hatırladıklarınızın tam aksine, Momo'nun tek 'süper gücü'nden bahsediyor; dinlemek. Ama öyle sıradan bir dinlemek değil; insanın içini açan, aceleyi durduran, kalabalığın gürültüsünü susturan, insanların kelimelerini değil, kalplerindeki ağırlığın duyulduğu bir dinleyiş.. Bu yüzden herkes ona bir şey anlatırken rahatlıyor. Belki de bu yüzden Duman Adamlar gibi, acelenin, hırsın ve sürekli koşuşturmanın içimizden çaldığı “zamanı” anlayabilen tek kişi o.
Ve Duman Adamların da insanlara sürekli “tasarruf” ettirmeye çalıştığı şey aslında hayatın kendisi. Ne kadar hızlanırsak o kadar eksiliyoruz. Ne kadar koşturursak o kadar uzaklaşıyoruz kendimizden.
Ve Kassiopeia… Kaplumbağa ama geleceği gören bir kaplumbağa. Çünkü yavaş olan bazen en çok gören oluyor. Bu fikir bile tek başına koca bir hayat dersi gibi.
Kitap, bittiğinde bana şunları düşündürdü:
"Zaman gerçekten elimizden çalınıyor mu, yoksa biz mi kendimizden çalıp duruyoruz?""Biz zamanımızı gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece geçip gitmesine mi izin veriyoruz?"ERTELİYORUZ, HIZLANIYORUZ, “HEMEN” DİYORUZ.AMA SONRA BİR BAKIYORUZ, YAŞADIĞIMIZ ŞEYLERDEN ÇOK, KAÇIRDIKLARIMIZ BİRİKMİŞ.
Belki de hepimizin aradığı şey, birinin bizi sakince dinlediğini, zamanın bizim tarafımızda olduğunu hissetmek.
Belki de hepimizin aradığı şey, Momo’nun sunduğu o **sade ve duru anlar: Acele etmeyen, yavaşlayan, insana kendini hatırlatan