Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda sadece bir hikâyeyi bitirmiş olmazsınız, ruhunuzun bir köşesinde yeni bir pencerenin açıldığını hissedersiniz. Viktor Frankl’ın bu kült eseri, bir "toplama kampı hatıratı" olmanın çok ötesinde, insan iradesinin en karanlık dehlizlerde bile nasıl bir ışık yakabileceğine dair yazılmış en sarsıcı manifestolardan biri. Bir psikiyatristin, her şeyini kaybetmiş bir mahkûm olarak kendi varlığını ve acıyı gözlemlemesi, eseri benzerlerinden ayırıp evrensel bir hayat rehberine dönüştürüyor.
Kitabın ilk bölümünde karşılaştığımız o soğuk ve çıplak gerçeklik, insanın fiziksel olarak ne kadar ufalabileceğini ama zihinsel olarak nasıl devleşebileceğini gösteriyor. Frankl, Auschwitz ve Dachau gibi yerlerde hayatta kalanların ortak paydasının "fiziksel güç" değil, "bir anlam bulma yetisi" olduğunu savunurken, modern insanın en büyük hastalığı olan "varoluşsal boşluğa" da neşter vuruyor. Acı kaçınılmazdır; ancak o acıya yüklediğimiz anlam, bizi yıkılmaktan kurtaran yegâne kalkandır.
Logoterapi kavramının temellerinin atıldığı bu satırlarda, Nietzsche’nin meşhur "Yaşamak için bir 'neden'i olan kişi, her türlü 'nasıl'a katlanabilir" sözü adeta ete kemiğe bürünüyor. Frankl, kaderin bize sunduğu şartları seçemeyeceğimizi ama bu şartlara karşı takınacağımız tavrı seçmekte özgür olduğumuzu hatırlatıyor. Bu, insanın elinden alınamayan son ve en büyük özgürlüktür: Kendi duruşunu belirleme özgürlüğü.
İncelememi bitirirken şunu söylemeliyim ki; bu kitap, hayatın toz pembe olduğu anlarda değil, tam tersine her şeyin anlamını yitirdiği, "neden ben?" sorusunun zihnimizde yankılandığı o gri günlerde okunmalı. Frankl’ın sesi, bize hayatın bizden bir şeyler beklediğini fısıldıyor. Biz hayata "neden?" diye sormuyoruz, hayat bize sorular yöneltiyor ve biz