İlaçla tedavi edilebilen süreğen (kronik) hiçbir hastalık yoktur. Bir başka deyişle, modern tıpta henüz kronik hiçbir hastalığın "tedavisi" yoktur. İlaçla tedavi edilebilen hastalıklar grip gibi zaten geçici olan hastalıklardır. O yüzden insanları daha kronik hastalıklara yakalanmadan önce, o hastalıklardan uzak tutmak tıbbın birinci görevi olmalıdır.
...Bu gözlükle bakıldığında modern tıp, tedaviden çok hastalık üretmektedir. Tıbbın verdiği altı boş öz güven, insanları daha sorumsuz ve bilinç dışı yaşamaya istemsiz olarak sevk etmektedir. Bu durum elbette hekimlerimizin yahut yöneticilerin suçu değildir. İnsanoğlunun tercih ettiği hedonist yaşam tarzı, doğal olarak böyle bir kopuşu da beraberinde getirmiştir. O mevsimde yetişmeyen bir şeyi yemeyi hak olarak gördüğümüz gibi, ayarlarımıza aykırı bir yaşamı inatla sürdürmeyi de hak zannediyoruz. Buna en büyük destek ise "Sen bozul, biz yaparız..." mesajını bilinçsiz olarak veren tıp alışkanlığımızdan geliyor.
Atalarımızın yüz binlerce yıldır sert yemişleri, meyveleri, etleri ve kökleri çiğneyip sindirerek nice emekle elde ettiği kalorileri; bugün işlenmiş gıdalar sayesinde hızlıca ve zahmetsizce alabiliyoruz. Bizler onlara kıyasla adeta bebek mamasıyla besleniyor gibiyiz. Bu nedenle mesela "yirmilik dişlerimiz" insan popülasyonunun neredeyse yüzde yirmisinde artık çıkmıyor bile. Günümüzdeki az işlenmiş (whole food) hareketleri işte tam da bu soruna işaret ediyor.
Tat ve koku duyuları, neyin yenebilir neyin yenemez olduğunu belirlemek açısından en önemli duyularımızdır. Ayrıca tehlikeli veya zehirli olandan kaçmak ve üremeye uygun bir eş bulmak gibi temel biyolojik işlevlerin de parçalarıdırlar.
(Çiftlerin öpüşmeleri, koku ve tükürük salgıları aracılığıyla birbirlerine bir dizi biyokimyasal testler uyguladıkları biyolojik bir "tanıma" süreci anlamına da gelmektedir.)