Yiğit Danacıoğlu

Atatürkçü sav, ırkçı bir anlayışa yer vermez. Afet İnan adıyla çıkan Medeni Bilgiler, 1930 yapıtında ve 1931 Lise tarihinde ırkçılık yadsınır. Medeni Bilgiler hazırlanırken, Atatürk, ulusun tanımı için notlar alır. Anayasa kitaplarından ve ansiklopedilerden aldığı kendi elyazısıyla notlarda ulus ögeleri arasında ırk birliği önemle belirtilir. Yine bu notlarda Erişirgil'in Irkbirliğinne ağırlık tanıdığı görülür. Fakat Atatürk, Medeni Bilgiler'de, ırk ögesini çıkartır ve ulus'u dil, kültür ve ülkü birliği ile biribirine bağlı vatandaşların siyasal ve toplumsal kuruluşu diye tanımlar. Dört ciltlik Lise Tarih yapıtında, ırklar arasında bugün görülen farkların tarih açısından önemi pek azdır. Kafatası biçimi ırkların sınıflandırılmasında kullanılırsa da, toplumsal hiçbir anlamı yoktur denilir. İnsanlığın ilerlemesinde ırkın değil, aklın egemen olduğu ve ulusların çeşitli ırkların karışmasından meydana geldiği belirtilir. CHP Programında da ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile tanımlanır. Turancı tarihte ırk, ulusun oluşumunda baş ögedir. Ünlü Gök Börü (bozkurt) dergisinin kapağında, Orhun yazıtında kullanılan harflerle Irkların üstünde Türk ırkı yazılıdır. Atatürk, ırk ile değil, Uygarlık ile ilgilidir. Uygarlığı, bir insan topluluğunun, siyasal ve ekonomik yaşamda, bilim ve güzel sanat alanlarında yapabildiklerinin bileşkesi diye anlar ve çağdaş uygarlığı amaçlar. Turancılarda uygarlık kavramı, "teknik"e yaklaşır. Turancılar kültürü teknikten özenle ayırırlar ve geçmişe dönük bir kültür özlemini dile getirirler. Tarihi, hatta yaşamı savaş sayarlar. Turancıların önde gelen liderlerinden Atsız, Türk gençliği nasıl yetişmeli? yazısında, ilerlemenin savaşla olduğunu ileri sürer : - Biyolojik bakımdan yaşam bir savaştır. Tarih de yaşamın uluslar arasındaki çarpışmalardan
Sayfa 29·Kitabı okuyor
Reklam
İhtilalci şartlar altında yürütülen muhafazakar bir politika ise uzun ömürlü olamayacağı gibi, rejimin geleceğini de tehlikeye atar. YÖN, Sayı 9, 14 Şubat 1962
Sayfa 71·Kitabı okuyor
"Ben Galiba En İyi Gene Şu Askerliği Yapabiliyorum"
Sakarya'dan dönüşünde Çankaya'da: - Ben galiba en iyi gene şu askerliği yapabiliyorum, demişti. Bu savaşta iki şey buldum. Daha iyi atılmak için çekilmeler yaptığım sırada, sırt vere vere ta Ankara kapılarına geleceğimizi göz önünde tutarak, bu hat da elden giderse hangi hattı savunacağız, diye benden üzülerek soran bir komutana, "Vatanı korumakta hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh baştanbaşa vatanın bütün yüzüdür. Vatan sathı en son kayasına kadar düşmanla boğuşularak müdafaa edilecektir." cevabını vermiştim. Bu formülü bir gündelik emirle bütün orduya bildirdim. İkincisi de bana Sakarya'da gelen şu düşüncedir: Hiçbir zafer, gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken en belli başlı vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zaferin, bir fikri kazandırdığı kadar değeri vardır. Bir fikri kazandırmaya yaramayan zafer kalamaz. Her büyük meydan savaşından sonra yeni bir alem doğmalıdır. Yoksa başlı başına zafer boşuna bir çaba olur. Kendisine Napolyon'un: - Programınız nedir ? sorusuna: - Ben yürürüm. Programım kendiliğinden çıkar, dediği hatırlatılması üzerine: - Ama o türlü giden sonunda başını Saint - Helen kayalarına çarpar, cevabını vermiştir. Sakarya Zaferi, yeni Türk devletinin belli başlı temel taşıdır. Mustafa Kemal, Meclis'te Müdafaa-i Hukuk adı altında kendi partisini kurarak, Meclis kargaşalığını önleyecek, rakipsiz liderliği ile bütün yönetimi eline almış olacaktır.
Sayfa 298
Ya... Böyle mi tensip buyurdunuz, emredersiniz !
Ne kadar uzun sürmüştü bilseniz... Tarih kitaplarından hangi gün başlayıp hangi gün bittiğini öğrenerek bu uzunluğu ölçemezsiniz. Sakarya Harbi'nin her bir dakikası kendi başına bir "zaman" gelen, geldiğini duyuran, giden, gittiğini duyuran bir zamandı. uyanıklığımızda, uykuda imiş gibi sıçrıyorduk. Çünkü ben şimdi İstanbul'un bir köşesinde bu satırları, Sakarya Savaşı'nı kazandığımız için yazabiliyorum. Bu sırada siz İstanbul denizini hala o zafer şerefine seyrediyorsunuz. Nihayet müjde erişti. Sayfalarımızı Mustafa Kemal'in üniformalı resmiyle kapladık. Bu resim, o günlerde sancak gibi bir şeydi. Sakarya Savaşı'nın son günlerine ait hatıralarını Atatürk'ün kendisinden dinlemiştim: - Cephe kurmay başkanı odama geldi. Kemiğim kırık olduğu için yatıyordum. Bana umutsuz bir sesle son raporları okudu. Bu raporlara göre düşman taze kuvvetler alıyordu. Raporlar ara sıra kanatlanan uçağımızın görüşleri idi. "Bir daha oku !" dedim. Dikkatle dinledim. Raporu verenin, Yunan cephesinin bir kanadından öbür kanadına giden kuvvetleri yeni kıtalar sanmış olduğunu anlamakta gecikmedim. Bu aktarma ancak bir çekilme hareketi olabilirdi. İsmet Paşa'ya: "Zaferini tebrik ederim, Paşam !" dedim ve hemen karşı taarruz emri vermelerini söyledim. Bir müddet sonra Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak) odama geldi. Bir kolordu kumandanından bahsederek: "Kendisini taarruza kaldıramıyoruz. Emri doğru bulmuyor. Sedye ile de olsa telefon başına kadar gel !" dedi. Gittim. Telefonla bu komutana: "Sen olmazsan yerine bir çavuş gönderir, taarruz ettiririz," dedim. Biraz sertçe olan sesimi tanıyınca: "Ya... Böyle mi tensip buyurdunuz, emredersiniz !" dedi.
Sayfa 291
Ya Sen, Ya Ben !
Kılıksız kıyafetsiz, yoksul ve biçare halk, batan bir devletin yerine geçecek yeni bir Türk devletinin temellerini attıklarını bilmeksizin, dişi ile tırnağı ile uğraşıyordu. Bu, komutanların ve subayların erlerle omuz omuza, kara namlu deliği ve süngü parıltısı önünde insan cesaretini tarife ihtiyaç bırakmadıkları bir ölüm kalım boğuşması idi. (Sakarya Muharebeleri) Atından inerken, bir kemiği kırık Mustafa Kemal: - Ya sen, ya ben... demişti. Ya Kral Konstantin, ya o...
Sayfa 291
Reklam