Konferans bittikten sonra yolda yürürken ‘‘İşte her birimiz birer kahraman değil miyiz? Birimiz yumurtacı, birimiz ayakkabıcı, birimiz demirci, sense şekerleme ve kurabiye satıcısısın. Bizler nasıl birer Robinson olabiliriz ki?’’ diyerek gülüşüyorlardı.
O an ilham gelen bir şair gibi konuşmaya başladım: ‘‘Niye olmasın arkadaşlar? Ben kurabiye ve şekerleme satıyorum ve bu benim kendi işimde bir Robinson olmama engel değil. Sadece ballı çörekler satmakla kalmam, aynı zamanda ülkede arıcılığı da ilerletebilirim. İşi ilerletip tatlı kurabiyeleri sadece özel günlerde yenen ve zenginlere mahsus bir lüks olmaktan çıkarıp yoksulların bile rahatlıkla alabileceği bir ürün haline getireceğim. Ben kararımı verdim arkadaşlar; bu ülkenin tatlı kralı olacağım.’
Sadece Kabil meydan okurcasına ayakta durmaktadır. Habil’i, kız kardeşlerini ve anne babasını azarlamaya başlar: “Küçük, zavallı solucanlar, siz sadece korkudan titremesini ve
yerlerde sürünmesini bilirsiniz. Korkunun çocuklarısınız ve dini bir korku, titreme, şikâyet ve devamlı bir şeyler isteme olarak algılıyorsunuz. Eğer ruhen Tanrı’nın gerçek çocukları olsanız, hepiniz hayatın yaratıcısı olur ve yükselirdiniz. Şu an yaptığınız gibi yerlerde sürünmez, başınızı yere eğmezdiniz.”