Ağlıyordu. O da yolun sonuna gelmişti. Bundan böyle ona ne söylense faydası yoktu. Başınıza gelebilecek felaketlerin en sonuna vardığınızda öyle bir an gelir ki orada artık yapayalnızsınızdır. Dünyanın sonudur bu. Hüzünden bile, size ait olan hüzünden, yanıt gelmiyordur, bu durumda artık gerisin geriye gitmesini bilmek gerek, insanların yanına, kim olursa olsun. Bu gibi durumlarda kimse müşkülpesent değildir, çünkü ağlayabilmek için dahi her şeyin yeniden başladığı noktaya geri dönmek gerek, onlarla birlikte geri gitmek gerek.
İki kişinin birbirine gitgide daha fazla kapılışını seyretmekte moral bozan bir şey vardı, özellikle odadaki tek fazla insansan.
Paris'i, kentten hızla uzaklaşan bir trenin yük vagonundan seyretmeye benziyordu bu; hani kent her saniye biraz daha küçülür ama insan gerçekte kendisinin küçüldükçe küçüldüğünü, yalnızlaştıkça yalnızlaştığını, bütün o ışıklardan ve o coşkudan satte bir milyon kilometre hızla uzaklaştığını hisseder ya, onun gibi bir şey işte.
Bayan Puta çocuğunun olmayışından epey hoşnuttu. Kısır olmaktan duyduğu sevinci o kadar sık dile getiriyordu ki, kocası da gidip bu sefer mamaya bu konudaki mutlulukları dile getirdi. "iyi ama yine de birilerinin çocuklarının oraya gitmeleri gerek, diye yanıtlıyordu o da, bu bir görev olduğuna göre!" Doğrudur, savaş bazı görevler içerir.
Puta'nın arabada hizmet ettiği bakanın da çocuğu yoktu, bakanların çocukları olmaz.