Bazen düşünüyorum da, en gevezelerimiz bile aslında ne kadar az anlatıyor. En açık sözlü olanlarımız dahi birbirleriyle ancak sislerin, perdelerin, oyunların arkasından, onların zırhına yaslanarak konuşabiliyor. Bazen kırmamak, bazen de kırılmamak için. Galiba mühim olan birine her şeyi tüm açıklığıyla söylemek ve onun hakkında her şeyi öğrenmek değil, birbirinin zaaflarını, korkularını bilip dürtmeden, yaralamadan, kanatmadan, kabullenmeyi becermek. Şu hayatta hepimizin istediği omuzumuzda sıcak bir el ve kulağımızda yumuşak bir ses: “Geçecek.”
Eski bir zaaf bu. Kuyruğu dik tutma telaşı. Yenen yumruğu dahi acımadı ki tebessümüyle karşılama inadı. Ne uğursuz tebessümdür o, ne fena histir, insanın kendi cehenneminde zebaneye çevirir.
İşin doğrusu oldum olası canım yanar ve galiba bu yüzden oldum olası yürümeyi severim. Ne zaman ruhum daralsa vururum kendim yola. İçimdeki zehri ter gözeneklerimden atıp ferahlayana dek, gidebildiğin kadar giderim.