Bu kitabı aylar önce almıştım ama hakkında okuduğum olumsuz yorumlar yüzünden bir türlü başlamaya cesaret edememiştim. Sonunda şans verdiğimde ise daha ilk sayfalardan itibaren kendimi hikâyenin içinde buldum.
Başta cinayetleri ve Manako karakterini merak ederek başladım ama ilerledikçe kitabın benim için bambaşka bir yere evrildiğini fark ettim. Bir noktadan sonra cinayetlerden çok karakterlerin hayatları ilgimi çekmeye başladı. Rika'nın yalnızlığı, ailesiyle ilişkisi, arkadaşlıkları, insanların birbirlerine duyduğu ihtiyaç ve hayatlarında bıraktıkları izler çok daha etkileyiciydi.
Manako ise uzun zamandır okuduğum en ilginç karakterlerden biriydi. Bazı düşüncelerine katılmadım, hatta zaman zaman oldukça sinir oldum ama yine de onu anlamaya çalışmaktan vazgeçemedim. Bu da karakterin ne kadar güçlü yazıldığını gösteriyor bence.
En sevdiğim taraflarından biri de yemeklerin kitapta sadece yemek olmamasıydı. Bir tabak makarna, bir dilim kek ya da birlikte yenilen bir yemek; sevgiye, özleme, yalnızlığa ve insan ilişkilerine dönüşüyordu. Kitap boyunca karşıma çıkan metaforlar ve karakter gözlemleri beni çok etkiledi.
Son sayfalardaki Türkiye'yle ilgili o küçük bölüm de yüzümde ayrı bir tebessüm bıraktı. Böyle detaylar okuduğum hikâyeyi bana biraz daha yakın hissettiriyor.
Bitirdiğimde aklımda kalan şey cinayetler değil; karakterler, hissettirdikleri ve uzun süre unutamayacağım o küçük detaylar oldu.
Bana bir kez daha şunu hatırlattı: Bazen gerçekten doğru kitapla yanlış yorumlar arasında kalıyoruz.
Son olarak şunu da ekleyeyim; ben karakterleri derinlemesine anlatan, insan ilişkilerine ve duygulara odaklanan, yavaş ilerleyen kitapları seviyorum. Eğer siz de böyle kitaplardan hoşlanıyorsanız Tereyağı’na bir şans verin derim. Ama tempolu bir cinayet romanı ya da klasik