Hakkındaki onca övgüye rağmen benim için fazlasıyla abartılmış, dağınık ve yorucu bir okuma deneyimi oldu. Gerçek bir suç hikâyesinden esinlenmesi, kadınlık ve yemek kültürü üzerinden patriyarkayı sorgulama iddiası, kitabı teoride ilgi çekici kılıyor; fakat pratikte bu iddiaların neredeyse hiçbiri tatmin edici bir şekilde karşılık bulmuyor.
Romanın en büyük problemi, anlatacak hikâyesinden çok anlatmak istediği fikirlerle meşgul olması. Ancak bu fikirler derinleştirilmek yerine sürekli tekrarlanıyor. Yemek sahneleri bir noktadan sonra sembolik anlamını tamamen yitiriyor ve metin, gastronomik detaylarla şişirilmiş bir tekrar döngüsüne giriyor.
Karakterler ise romanın en zayıf halkası. Ne anlatıcı ne de etrafındaki kadınlar gerçek, canlı insanlar gibi hissettiriyor. Psikolojik çözümlemeler yüzeysel, dönüşümler inandırıcılıktan uzak. Okur olarak karakterlerle bağ kurmak bir yana, onların neden böyle davrandıklarını bile tam olarak anlayamadan sayfalar ilerliyor. Bu durum, romanın duygusal etkisini neredeyse sıfırlıyor.
Sonuç olarak Tereyağı, güçlü bir fikirle başlayıp, onu süredüremeyen bir roman. Uzunluğu, tekrarları ve yüzeyselliğiyle okuru yoran; bitirdiğinizde ise geriye anlamlı bir iz bırakmayan bir kitap. Ve sonunun da bir şeylere bağlanmasını isterdim. Benim için bu roman, “neden bu kadar övüldüğünü anlamadığım” kitaplar listesinde yerini aldı.