Çok etkilendiğim bir metindi ya. Kitap, ilk bakışta iki zürafanın Amerika'nın bir ucundan diğer ucuna taşınmasını anlatan sıra dışı bir yol hikâyesi gibi görünüyor. Oysa sayfalar ilerledikçe bunun çok daha fazlası olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü bu romanın merkezinde aslında insanlar değil, insanla hayvan arasında kurulan o tarif edilmesi zor bağ var.
Hayvanları seven biri olarak kitap beni en çok bu noktadan yakaladı. Yazar, zürafaları hikâyenin sevimli süsleri olarak kullanmıyor. Onlar yaşayan, hisseden, korkan ve güvenen canlılar olarak karşımıza çıkıyor.
Büyük Buhran'ın ardından ekonomik olarak yara almış bir Amerika görüyoruz. Tozlu yollar, küçük kasabalar, umutsuz insanlar... Ama roman karanlığa saplanıp kalmıyor. Tam tersine, bütün o yorgunluğun içinde umut için küçücük de olsa bir yer açıyor kendine. Bu da hikâyeyi daha samimi ve daha gerçek kılıyor.
Karakterlerin kusurlarıyla var olması da hoşuma gitti. Kahramanlar mükemmel değil. Kırılıyorlar, hata yapıyorlar, korkuyorlar. Bu yüzden de gerçek insanlar gibi hissediyorlar. Özellikle başkarakterin yaşadığı dönüşüm, büyük ve gösterişli olaylarla değil, yavaş yavaş, sindire sindire gerçekleşiyor. Bence romanın duygusal gücü de biraz buradan geliyor.
Bazen iki zürafa da insana dostluğu, sadakati ve merhameti yeniden hatırlatabilir. Okumanızı çok isterim, tavsiyemdir.
“İnsan nerede büyüdüyse, orası sonsuza dek içinde kalır; sana iyi de gelse kötü de gelse, her şey unutulsa bile orası hatırlanır. Neredeyse seni öldürecek olsa bile. Yaşadıkların rüyalarına sızıp kâbuslarını körüklese bile. Bazen oradan kaçıp bir daha dönmemeye yemin etsen bile, günün birinde kendini tam da oraya dönerken bulursun. Hayatının geri kalanına başka bir yerde devam edebilmek için tek dileğin, kafanı eğip aklını kaybetmeden oradan geçip gitmek olur.”
Deha ile delilik arasında biyolojik bir akrabalık olabilir mi?
Lombroso’nun adı bugün daha çok kriminoloji alanındaki tartışmalı görüşleriyle anılsa da, bu kitapta odağını suçlulardan çok