Burcu Ünlü

Burcu Ünlü
@burcu_unlu
Yazar Editör
Puan vermedi·82 syf.·
2026 62. kitabı
Fihrist’in Opera klasikleri dizisini okumaya başladım. Açıkçası beklentim yalnızca bir librettodan ibaret bir metin okumaktı. Fakat L’Orfeo, hem operanın doğuşuna hem de müziğin bir hikâyeyi nasıl taşıyabildiğine dair oldukça kapsamlı bir giriş niteliğinde çıktı karşıma. Claudio Monteverdi’nin 1607 tarihli L’Orfeosu bugün hâlâ sahnelenen en eski operalardan biri olarak kabul ediliyor. Kitap, eserin librettosunu sunmakla yetinmiyor; önsöz, tarihsel arka plan ve değerlendirme yazılarıyla birlikte operanın neden bu kadar önemli olduğunu da anlatıyor. Operaya uzak biri olarak benim için en ilgi çekici taraflardan biri buydu. Çünkü metni okurken yalnızca Orpheus’un hikâyesini değil, aynı zamanda operanın nasıl ortaya çıktığını ve neden bir dönüm noktası sayıldığını da öğreniyorsunuz. Yunan mitolojisinden bildiğimiz Orpheus ile Eurydike’nin trajik hikâyesi eserin merkezinde yer alıyor. Sevdiği kadını ölümden geri getirmek isteyen bir adamın yeraltı dünyasına inişini anlatan bu hikâye, aslında aşkın sınırlarını, kaybı ve insanın kader karşısındaki çaresizliğini sorguluyor. Mitolojik bir anlatı olmasına rağmen duygusal tarafı son derece insani. Belki de bu yüzden dört yüz yılı aşkın süredir yaşamaya devam ediyor. Eser yalnızca müzik açısından değil, edebiyat, mitoloji ve tarih açısından da ele alınıyor. Özellikle Orpheus figürünün antik kaynaklardan nasıl devralındığı ve Monteverdi ile Striggio tarafından nasıl yeniden yorumlandığına dair bölümler, librettoyu daha bilinçli okumayı sağlıyor. Böylece metin yalnızca bir opera metni olmaktan çıkıp kültürel bir yolculuğa dönüşüyor. Kitabın fiziksel tasarımı da ayrıca dikkat çekici. Kapağın barok estetiği çağrıştıran görselliği, içerikle uyumlu bir atmosfer yaratıyor. İtalyanca metnin Türkçe çeviriyle birlikte sunulması ise hem
1000Kitap
L'OrfeoClaudio Monteverdi · Fihrist Kitap · 20245 okunma
Reklam
Puan vermedi·344 syf.·
2026 61. kitabı
Women’s Prize for Fiction 2026’yı Virginia Evans’ın “Muhabbet” romanı kazandı. Kitabı geçen hafta okumuş ve üzerine notlar almıştım. Paylaşmak bugüne kısmetmiş. :) Ödüller bazen bir kitabı olduğundan büyük gösterebilir, bazen de hak ettiği ilgiyi görmesini sağlar. “Muhabbet” ise bence ikinci gruba dahil. Romanın merkezinde yetmiş üç yaşındaki Sybil Van Antwerp var. Ancak onu alıştığımız şekilde tanımıyoruz. Bir anlatıcı bize Sybil’i anlatmıyor, Sybil de oturup hayat hikâyesini anlatmıyor. Onu yazdığı mektuplardan tanıyoruz. Çocuklarına, arkadaşlarına, eski sevgililerine, yayınevlerine, kurumlara, kısacası hayatına değmiş herkese yazdığı mektuplardan. Bu tercih ilk başta biraz yapay geldi bana. Çünkü mektup romanları çoğu zaman karakterlerin konuşmasından çok yazarın zekâsını sergilediği metinlere dönüşebiliyor. Fakat Evans’ın başarısı burada ortaya çıkıyor. Bir süre sonra mektupların kurmaca bir teknik olduğunu unutup gerçekten yaşlı bir kadının yazışmalarını okuyormuş hissine kapıldım. :) Evans yaşlılığı romantikleştirmeden anlatmış. Mesela Sybil bilge bir büyükanne figürü değil. :) Geçmişte yaptığı hataları yanında taşıyan, bazı insanları kırmış, bazı insanları da affedememiş biri. Roman boyunca aslında büyük bir olay yaşanmıyor. Yaşanan şey, bir insanın kendi hayatının dökümünü çıkarması. Kitap boyunca mektupların giderek bir iletişim aracından çıkıp itiraflara dönüştüğünü hissediyorsunuz. Sybil başkalarına yazdığını düşündüğü her mektupta biraz da kendine yazıyor. Romanın asıl meselesi de burada ortaya çıkıyor sanırım. İnsan başkalarına ne anlatırsa anlatsın, sonunda dönüp dolaşıp kendi hikâyesiyle karşılaşıyor. :) Women’s Prize ödülünü almasının ardından daha çok okura ulaşacağını düşünüyorum. Bana kalırsa bunu hak eden bir roman. Tavsiyemdir.
1000Kitap
MuhabbetVirginia Evans · April Yayıncılık · 202669 okunma
Puan vermedi·372 syf.·
2026 60. kitabı
Çok etkilendiğim bir metindi ya. Kitap, ilk bakışta iki zürafanın Amerika'nın bir ucundan diğer ucuna taşınmasını anlatan sıra dışı bir yol hikâyesi gibi görünüyor. Oysa sayfalar ilerledikçe bunun çok daha fazlası olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü bu romanın merkezinde aslında insanlar değil, insanla hayvan arasında kurulan o tarif edilmesi zor bağ var. Hayvanları seven biri olarak kitap beni en çok bu noktadan yakaladı. Yazar, zürafaları hikâyenin sevimli süsleri olarak kullanmıyor. Onlar yaşayan, hisseden, korkan ve güvenen canlılar olarak karşımıza çıkıyor. Büyük Buhran'ın ardından ekonomik olarak yara almış bir Amerika görüyoruz. Tozlu yollar, küçük kasabalar, umutsuz insanlar... Ama roman karanlığa saplanıp kalmıyor. Tam tersine, bütün o yorgunluğun içinde umut için küçücük de olsa bir yer açıyor kendine. Bu da hikâyeyi daha samimi ve daha gerçek kılıyor. Karakterlerin kusurlarıyla var olması da hoşuma gitti. Kahramanlar mükemmel değil. Kırılıyorlar, hata yapıyorlar, korkuyorlar. Bu yüzden de gerçek insanlar gibi hissediyorlar. Özellikle başkarakterin yaşadığı dönüşüm, büyük ve gösterişli olaylarla değil, yavaş yavaş, sindire sindire gerçekleşiyor. Bence romanın duygusal gücü de biraz buradan geliyor. Bazen iki zürafa da insana dostluğu, sadakati ve merhameti yeniden hatırlatabilir. Okumanızı çok isterim, tavsiyemdir.
1000Kitap
Zürafalarla Batıya DoğruLynda Rutledge · The Kitap · 202681 okunma
Puan vermedi·448 syf.·
2026 59. kitabı
Deha ile delilik arasında biyolojik bir akrabalık olabilir mi? Lombroso’nun adı bugün daha çok kriminoloji alanındaki tartışmalı görüşleriyle anılsa da, bu kitapta odağını suçlulardan çok sanatçılara, yazarlara, filozoflara, bilim insanlarına ve tarih boyunca sıra dışı kabul edilen kişilere çeviriyor. Onun amacı oldukça iddialı: Dehayı mistik bir armağan olmaktan çıkarıp bilimsel olarak açıklamak. Lombroso’ya göre üstün yaratıcılık, sağlıklı ve dengeli bir zihnin ürünü olmaktan çok, kimi zaman nörolojik ve psikiyatrik farklılıklarla bağlantılıdır. Bu nedenle kitap boyunca epilepsiden melankoliye, halüsinasyonlardan megalomaniye, alkolizmden obsesif davranışlara kadar pek çok konu deha ile ilişkilendirilerek inceleniyor. Aristoteles’ten Pascal’a, Verlaine’den Darwin’e, Michelangelo’dan Napolyon’a kadar çok sayıda tarihsel figür onun inceleme masasına yatırılıyor. Yazar yalnızca sanat ve edebiyatla yetinmiyor; siyaset, din, bilim ve toplumsal hareketlerde etkili olmuş isimleri de aynı mercek altında değerlendiriyor. Bugün nörobilim ve psikiyatri alanında yapılan araştırmalar yaratıcılık ile bazı ruhsal durumlar arasında belirli ilişkiler olabileceğini kabul etse de, Lombroso’nun kurduğu kadar kesin ve doğrudan bağlar kurmuyor. Bu yüzden kitabı okurken onu bir bilimsel otorite olarak değil, düşünce tarihinin önemli ve tartışmalı duraklarından biri olarak değerlendirmek gerekiyor, diye düşünüyorum. Ve itiraf etmeliyim ki kitabın en ilginç yanı, deha ile delilik arasındaki bağı kurmaya çalışması değil; insanlığın iki yüz yıldır bu bağı kurmaya neden bu kadar istekli olduğunu göstermesi. Çünkü bazen bir insanın neden büyük olduğunu anlamaktan çok, onun neden bizim gibi olmadığını açıklamaya çalışıyoruz. Lombroso’nun kitabı da tam olarak bu huzursuz merakın içinde
1000Kitap
DehaCesare Lombroso · Pinhan Yayıncılık · 20261 okunma
Puan vermedi·96 syf.·
2026 57. kitabı
Christine de Pisan’dan biraz bahsetmek gerekiyor çünkü Politik Bir Beden Olarak Devlet’i ilginç kılan şeylerden biri de kitabın arkasındaki isim. 14. ve 15. yüzyılda yaşamış Christine de Pisan, Avrupa’nın ilk profesyonel kadın yazarlarından biri kabul ediliyor. Hatta birçok kaynak onu yalnızca “kadın bir yazar” olarak değil, yazarlığı geçim kaynağı hâline getiren ilk kadın entelektüellerden biri olarak anıyor. O yalnızca siyaset ve toplum düzeni üzerine yazan bir isim değil, aynı zamanda döneminin kadın düşmanlığıyla mücadele eden en güçlü seslerinden biri. Orta Çağ Avrupa’sında kadınların çoğu zaman ahlaken zayıf, aklen eksik ya da toplumsal olarak ikincil görüldüğü bir ortamda Christine buna açıkça itiraz ediyor. Üstelik bunu sloganvari bir öfkeyle değil; bilgiyle, edebiyatla ve düşünceyle yapıyor. Yazar, devleti bir insan bedenine benzetiyor. Prens “baş”, soylular “kollar”, halk ise bu bedeni taşıyan temel yapı. Yani burada tek bir kişinin kudretine dayanan bir yönetim anlayışından çok, uyum içinde işleyen bir organizma fikri var. Eğer bedenin bir organı çürürse diğerleri de zarar görüyor. Bugünün diliyle söylersek, ona göre iyi bir lider yalnızca güçlü değil; duygularını yönetebilen, ölçülü davranabilen ve doğru insanlarla çevrili biri olmak zorunda. Özellikle prensin eğitimine verilen önem dikkat çekici. Christine, kötü bir yöneticinin bir anda ortaya çıkmadığını; çocuklukta verilen yanlış eğitimin, kötü örneklerin ve denetimsiz gücün sonucu olduğunu savunuyor. Bu noktada kitap, sadece siyaset değil aynı zamanda pedagojik bir metne dönüşüyor. Açıkçası bu kısımlar bana oldukça ilginç geldi çünkü “iktidar” meselesine bugünün psikoloji diliyle yaklaşır gibi bir tarafı var. Yazara göre halk korkuyla yönetilebilir ama bu düzen kalıcı olmaz. Saygı ve adalet olmadan
1000Kitap
Politik Bir Beden Olarak DevletChristine de Pizan · Timaş Akademi Yayınları · 20261 okunma
Reklam