Asako Yuzuki’nin Tereyağı romanını bitirince kitap değil, insanın kendi karanlık tarafı kıpırdıyor. Dışarıdan bakınca bir suç hikâyesi okuyormuşsun gibi görünüyor ama sayfalar ilerledikçe, “asıl cinayet kimin hayatında işlenmiş?” diye düşünmeye başlıyorsun. Çünkü bu kitap, yalnız bırakılmış bir kadının iç sesini tereyağı gibi ağır ağır eritip önüne koyuyor.
Manako Kajii… Toplumun “sessiz, içine kapalı, fazla kilolu, tuhaf” diye bir kenara ittiği kadın. Onu yıllarca görmeyen herkes, bir anda işlenen cinayetlerle ilgilenmeye başlıyor. Bir insanın ancak “tehlikeli” olunca görünür olabilmesi o kadar tanıdık ki… Tereyağı’nın en çok canımı acıtan tarafı da bu oldu: Bir kadının varlığının ancak sansasyonla fark edilmesi.
Kitabı okurken, gazeteci Rika’nın Manako’ya duyduğu merakın zamanla bir çeşit aynaya dönüşmesini çok sevdim. Rika, Manako’nun yemek tariflerini denedikçe sanki onun hayatını da çiğniyor; yalnızlığı, kırgınlığı, bastırılmış arzuları… Yemek burada sadece bir yemek değil; bir kadınlığın dili, suskunlukların gramajı, kimsenin okumadığı bir tarif defteri.
Ve kitap insana hiç acelesi yokmuş gibi anlatıyor her şeyi. Çünkü yalnızlık acele etmez. Acı, kendine yavaş bir ritim bulur. Yuzuki de bu ritmi tam yerinden yakalamış.
Kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey şuydu: Biraz hüzün, biraz iç sıkışması, biraz da kendi hayatına dönüp “ben nerede görünmez kaldım?” diye sorma hâli.
Tereyağı, yemek kokusunun altına saklanmış kadın öfkesini, yalnızlığını ve hayatta kalma çabasını anlatan çok katmanlı bir roman. Bittiğinde içini boşaltmıyor, tam tersi, ağır bir düşünceyi sessizce masaya bırakıyor.
Okuyacaklara tek tavsiyem: Bu kitabı sakince okuyun. Çünkü bazı acılar hızlı okununca anlaşılmıyor. Kesinlikle tavsiye ederim.