"Yürekler her zaman insanlara yardım ederler mi?"diye sordu Simyacı'ya.
"Yanlızca kendi Kişisel Menkıbelerini yaşayanlara yardım ederler. Ama çocuklara, sarhoşlara ve ihtiyarlara da çok yardım ederler."
"Evren'in Ruhu, bir düşü gerçekleştirmeden önce yol boyunca öğrenilen her şey değer biçer.Bize karşı kötü duygular beslediği için böyle davranmaz.Düşümüzü gerçekleştiremememizin yanı sıra,ona doğru ilerlerken aldığımız dersleri de iyice öğrenmemizi ister.Ama insanların çoğunluğu, işte bu anda vazgeçerler.Çölün içeri dilinde biz bu durumu şöyle tanımlarız: vahanın palmiyeleri ufukta görülmüşken susuzluktan ölmek.
"Yüreğim bir hain,"dedi delikanlı Simyacı'ya, adlarını biraz dinlendirmek için durduklarında."Devam etmemi istemiyor."
"Ne ala,"diye yanıtladı Simyacı."Bu da yüreğinin diri olduğunu gösteriyor.Şimdiye kadar elde etmeyi başardığın şeyleri bir düşle değiştokuş etmekten korkması kadar doğal ne var."
"Öyleyse neden yüreğimi dinlemek zorundayım?"
"Çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın.Hatta onu dinlemiyormuş gibi yapsan da o gene oradadır, göğsündedir; hayat ve dünya hakkında ne düşündüğünü sana tekrarlamayı sürdürecektir."
"Bir hain olsa da mı?"
"İhanet,senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen yüreğini tanıyacak olursan,sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. çünkü onu düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın.Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz.Bu nedenle en iyisi onu söylediklerini dinlemek.Böylece,kendisinden beklemediğim bir darbe indirmeyecektir kesinlikle sana."
Sessizce iki gün daha yol aldılar. Simyacı, en şiddetli savaşların olduğu yere yaklaştıkları için çok daha dikkatli davranıyordu. Ve delikanlı var gücüyle yüreğini dinlemeye çalışıyordu.
Bu yüreği dinlemek öyle kolay bir iş değildi. Bir zamanlar hep yola çıkmaya hazır tetikte beklerdi, ama gel gör ki şimdi ne pahasına olursa olsun varmak istiyordu.
Yüreği kimi zaman, içi özlem dolu öyküler anlatıp duruyordu uzun süre; kimi zaman da çölde, güneşin doğuşu karşısında heyecanlanıyor ve delikanlıyı gizli gizli ağlatıyordu. Ona hazineden söz ettiği zaman hızlı hızlı çarpıyor, ama delikanlının gözleri çölün sonsuz ufkunda yitip gittiği zaman da yavaşlıyordu. Ama delikanlı, Simyacı’yla tek bir sözcük konuşmasa da bu yürek hiç susmuyordu.
“Yüreğimizi neden dinlemeliyiz?” diye sordu, mola verdikleri akşam.
“Çünkü yüreğin neredeyse hazinen de oradadır.”
“Yüreğim sıkıntılı, çalkantılı,” dedi delikanlı. “Düşler görüyor, heyecanlanıyor ve bir çöl kızına âşık. Bana bir şeyler söylüyor, çöl kızını düşündüğüm zaman, geceler ve gündüzler boyu beni uykusuz bırakıyor.”
"Ne ala! Demek ki yüreğin canlı. Onu söylediklerini dinlemeye devam et."
“Arkada bıraktığın şeyleri düşünme,” dedi Simyacı, atlarıyla çölün kumlarında ilerlerlerken. Her şey Evren’in Ruhu’na kazınmıştır ve ebediyen orada kalacaktır.
“İnsanlar gitmekten çok geri dönüşü hayal ediyorlar,” dedi, çölün sessizliğine –yeniden– alışmış olan delikanlı.
“Bulduğun şey, saf maddeden yapılmışsa hiçbir zaman çürümeyecektir. Ve oraya bir gün geri döneceksin. Bir yıldız patlaması gibi bir anlık ışıktan başka bir şey değilse o zaman geri dönüşünde hiçbir şey bulamayacaksın. Gene de en azından bir ışık patlaması görmüş olacaksın. Yalnızca bu bile, yaşamış olmanın zahmetine değer.”
Adam simya diliyle konuşuyordu. Ama yol arkadaşının Fatima’yı ima ettiğini biliyordu delikanlı.
İnsanın geride bırakmış olduklarını düşünmemesi olanaksızdı. Çöl, hemen hemen hiç değişmeyen görünümüyle, sürekli olarak düşlerle besleniyordu. Hurma ağaçları, kuyular ve sevdiği kadının yüzü, delikanlının gözünün önünden gitmiyordu. İngiliz ve laboratuvarı, bir hoca olan ama bunu bilmeyen devecide gözünün önünden gitmiyordu. “Belki de Simyacı hiç âşık olmamıştır,” diye düşündü.