Her zaman olduğu gibi, Ivan İlyiç’e olanlar öğrenildiğinde de, bir yakını öldükten sonra herkesin kapıldığı “ben değil, o öldü” mutluluğunun bu ölümü de takip edebileceği bir gerçekti. Öldüyse öldü, ben yaşıyorum ya, diye düşünmüş veya böyle hissetmişti her biri.
Ne denli yıkılsan, yaşlansan, mahvolsan da, tepeden tırnağa başka biri haline gelsen de gözler, gözler hep aynı kalır, gözler insanı ele verir. Gözlerdir ruhumuzun kapısı zaten, değil mi efendim?
Tüm bu gülücüklerin, şekerliklerin, yavaşlıkların, ulvi Budistliklerin altında dünyanın en acımasız hapishaneleri, en ağır işkenceleri, en gaddar olabilen insanları yatıyor. Dayanamıyorum onların bu ağır sahtekarlıklarına. Zehri bir kasede zehir olarak sunmalarını yeğlerim. Çocuk kandırır gibi eritilmiş şeker diye değil.
Geçmişimdekiler de yok, hepsi yok oldular. Ama yine de bir yerden çıkıp, bir kuyudan, delikten fırlayıp çekiverecekler beni geçmişime diye korkmadan edemiyorum. Korku öyle bir şey. Bir kere nüfuz etmişse ruhuna, en umulmadık anlarda pençelerini geçiriverir yine. Korkunun lekeleri hiç çıkmaz, büyür de büyür kendi kendine.