“Ne isim vereceğimi hiç bilemiyorum,” dedi Adam.
“İstediğin bir aile adı, zengin bir akraba için davetkâr bir tuzak, canlandırmak istediğin, gurur duyulacak bir isim yok mu?”
“Hayır, mümkün mertebe sıfırdan başlamalarını istiyorum.”
Samuel kendi alnını yumrukladı. “Ne yazık ki,” dedi, kendilerine uygun isimleri vermek mümkün değil onlara.”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Adam.
“Sıfırdan dedin ya. Dün akşam düşünüyordum…” Sözüne ara verdi. “Kendi adını düşündün mü hiç?”
“Kendi adımımı mı?”
“Elbette. İlk evlatların: Habil’le Kabil.”
“Yo, hayır,” dedi Adam. “Hayır, o isimleri veremeyiz.”
“Biliyorum veremeyeceğimizi. Var olan kaderi kışkırtmak olur öylesi. Ama tuhaf değim mi: Kabil koca dünyada belki en tanınmış isim, oysa bildiğim kadarıyla tek bir kişi taşımış bu adı.”
“Belki ismin etkisini hiç kaybetmemiş olmasının sebebi de bu,” dedi Lee.
Adam bardağındaki mürekkep kırmızısı şaraba baktı. “Sen söylediğinde içim ürperdi,” dedi.
“Bizi varoluşumuzun başından beri meşgul etmiş ve izlemiş iki öykü var,” dedi Samuel. “Onları görünmez kuyruklar misali beraberimizde taşırız; biri ilk günahın öyküsü, öteki de Habil’le Kabil’in öyküsü. Ben bu öykülerin ikisini de anlamıyorum. Hiç anlamıyorum, ama hissediyorum onları. Liza bana kızıyor. O anlamaya çalışmamam gerektiğini söylüyor. Bir doğruyu açıklamaya niye çalışalım diyor. Haklı belki, haklı olabilir. Lee, Liza senin Presbiteryen olduğunu söyledi, Adem Bahçesi’ni Habil’le Kabil’i sen anlıyor musun?
“O benim bir şey olmam gerektiğini düşünüyordu, ben de uzun zaman önce San Francisco’da Pazar Okulu’na gitmiştim. İnsanlar bir şey olmandan hoşlanıyor, tercihen kendileri neyse o olmandan.”
“Sana anlıyor musun diye sordu,” dedi Adam.
“Kovulma’yı anladığımı sanıyorum. Belki onu kendi içimde de hissedebilirim. Ama kardeş katlini,
Öyle ya onun varlığı çoktu, zengindi. Daha fazlası verilemezdi. Para pul, ruhen yoksul olanlara, ilgi ve mutlulukları bakımından yoksul olanlara nasip oluyor sanki.