Gözlerim tekrar kestanenin kabuğuna bıçakla atılan çiziğe kaydı. Pişmesi için sert kabuğunu ikiye ayıran yaraya. Parmağımı kesiğin üzerinde dolaştırdım ve biraz da olsa büyüdüğümü hissettim.
Zaman bir aldatmacaydı. Saatler de öyle. İhtiyacımız olan her şeyi doğa bize söylüyordu. Güneşle birlikte uyanmak, gece sağlıklı ve kaliteli uyku çekmek. Doğada yaşayan besinleri tüketmek. Bedeninle tıpkı görünen yüzünle ilgilendiğin gibi ilgilenmek. Kafanın içinde nelerin ve kimlerin dolaştığına dikkat etmek... Bunları iyileştirdiğinde su berraklaşır ve gerçek görüye sahip olursun.
Her yaşam formu doğduğunda sıfırdan başlıyordu. En temiz haliyle. Güçlü ve çok kıymetli aurası ile. Çocuklar bu yüzden her zaman daha güçlüdür. Eğilip bükülebilirler. Düşüp kalkabilirler. İçten kahkahalar atabilirler. Büyürken sahip olduğumuz o enerji bariyeri yaşanılanlarla birlikte darbeler alır. Karanlık yanlarımız, üzüntülerimiz, öfkelerimiz, hayal kınklıklarımız, gerginliklerimiz üst üste binen darbelerle güçlü bariyerimizi aşmaya başlar. Mutsuz bir yaşam sürdürdüğümüz müddetçe bariyerimiz hasar görmeye devam eder.
Kötü beslendikçe, düzensiz bir hayat sürdükçe. Yorgun uykularla.
Yetersiz uykularla. Emanet değil de bir kum torbasıymış gibi davrandığımız bedenimizle.
Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Nehirler kendi suyunu içemez.
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez.
Güneş kendisi için ısıtmaz.
Ay kendisi için parlamaz.
Çiçekler kendileri için kokmaz.
Taprak kendisi için doğurmaz.
Rüzgar kendisi için esmez.
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.
Her şey birbiri için yaşar.