Sorun daha çok, doğuştan getirdiğimiz özelliklerimizin anormal görülmesi, "düzeltilmeye"çalışılması içimize uymayan bir dış'a uymaya zorlanmamız, bu sırada psikolojik, fiziksel, pratik, birtakım baskılar görmemiz,manipüle edilmemiz. Çocuğun kendisine ait bir kişilikle dünyaya geldiğini ve bu kişiliğe saygı duymanın onu kötü ,ölçüsüz,umursamaz yapmayacağını anlamamız gerekiyor. Çocuğun doğuştan getirdiği kişiliğine ne kadar saygı duyar, bu kişiliği ne kadar desteklersek çocuk kendisine ve dünyaya o kadar saygılı,o kadar güçlü hale geliyor.
Temizlesek de o mutfaklar o evler aslında bize ait değildi. Tuttuğumuz okul defterlerinin aslında bize ait olmaması gibi. İçimizdeki otoriter anne-babanın baskısına ne kadar uzun zaman ne şiddette boyun eğdiysek o kadar misliyle yoruluruz. İçimizdeki çocuğa ihtiyacı olan şefkati vaktinde göstermemenin bedelini ödemekteyizdir şimdi.
"Ne kadar güzel, çocuğum söz dinliyor! Kuralları uyuyor üzerine düşeni eksiksizce yerine getirmeye çalışıyor." diye düşünüp mutlu olabiliriz. Ama bizi endişelendirmesi gereken, okulda ya da başka yerlerde karşı çıkan, "sorun çıkartan" çocuk değil, kendisinden istenene çaresizce boyun eğen ve canla başla onu gerçekleştirmeye uğraşan çocuk olmalı.
Oğuz Atay 'ın Tutunamayanlar romanında, "Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım." der . Ertelediğimiz şey ne olursa olsun arkasındaki psikoloji tam da budur.