Bak Müzeyyen,
Ben öyle film montajcısı falan da değilim artık,
sadece bir adamım işte, kafası karışık.
Bir yazar olmaya çalıştım, yarım kaldı, hepsi gibi.
Benim hayatım, kapandığı sanılan ama hep açık kalan bir hesap.
Sen geldin, her şeyin ortasına.
Oysa ben ilişkilerimde hep bir kenarda dururdum.
Senin o hüzünlü, o hem girişken hem utangaç halin...
Beni hayatta ilk defa "tamamlanacak" gibi hissettirdi.
Ama ne yalan söyleyeyim,
sana tutunmak, boğulmak üzere olanın
can simidine yapışması gibiydi.
Sana "Derin bir tutku" dediğimde,
aslında sana yalvarıyordum Müzeyyen.
Ne olur, benim bu hayatıma, bu dağınıklığıma bir anlam ver.
Senin "Sapıkça ve tek taraflı" cevabın var ya,
o kadar gerçekti ki, içimi yaktı.
Çünkü biliyordum, bu yükü sana taşıtamazdım.
Senin o "çıt" dediğin yer, bir hikâye bitimi değildi.
Benim sırtımdaki o eski, ağır ceketten kurtulmandı.
Sen gidince anladım; ben seni değil,
senin yanımda olduğunda hissettiğim kendimi sevmişim.
Bu itiraf, bir bardak Jak Danyel’den daha acı.
Şimdi yalnızım, evet.
Ama bu yalnızlık, senin gittiğin gün başlamadı ki.
Sen gitmesen de ben hep yalnızdım Müzeyyen,
sadece senin varlığınla üstünü örtmüştüm.
Ve bir şeyin kalbimi kırması için yanlış olması gerekmezmiş...
Sen doğruydun, tertemizdin,
beni sevmeye devam etmen yanlış olurdu.