Soluksuz, ard arda okuduğum orijinal Mistborn üçlemesi sonrasında hikayenin yüzyıllar sonrası bir zamana ve biraz Western havasına kaçtığını bildiğimden devam etmeye pek hevesli değildim. Şunu da söyleyeyim Urban Fantasy benim okuma tercihi listemde en altta, "okumasam da olur" seviyesinde. Sanderson'ın Reckoners serisini de ikinci kitabın sonuna kadar zor okumuştum. O yüzden yaklaşık 7 sene bu önyargımı devam ettirmeye hiç zorlanmadım :P Fakat sonunda, 2024 okuma listeme koyduğumdan bahanelenerek "aman ne kadar sıkıcı olabilir ki Brando romanı" gazıyla şükür okumayı başardım.
Çok keyif aldım, zamanın nasıl aktığını, sayfaları birbiri ardına çevirirken ne zaman 50 sayfa filan okuduğumu anlamadığım sürükleyicilikte güzel bir okumaydı. Devamını okumak için kaşındırıcı ne varsa onlar da mevcut romanın sonunda.
Bu seri hakkındaki genel kanı gibi ben de bir Mistborn mistikliğini, fantastiğin dibi hallerini ve derinlik bulmadım. Fıtır fıtır okunan değişik dokulu bir aksiyon seviyesinde. Nerede Kelsier, nerede Vin, nerede Lord Ruler ve Sazed...
Yalnız orijinal üçlemede olmayan güzellikler de var, mesela Wayne :) Hem Wax hem de Wayne'nin portrelenmesi o kadar profesyonel ki hemen yakınlık duyabiliyorsunuz. Wax ile Wayne'nin çoğu kez beni sesli güldüren atışmaları, Marasi'nin gizemli, masum doğasına rağmen ekibe kendini, yandan yandan dahil ettirişi, Miles gibi psikopat, tanrı kompleksli bir villain ve spoiler olmasın diye anlatamadığım twist and turn'ler romana keyif veren taraflardı.
Devamını okuyacağımdan eminim ama şu aralar Sarah J Maas diye çığlık atan bir dönemdeyim :D