Kafesten kaçıncaya kadar türlü türlü üzüntüler içinde çırpınıyorlar. Fakat, sanır mısınız ki, dışarıda daha fazla bahtiyar olacaklar? Hayır, buna imkan yok. Ben, öyle sanıyorum ki, bu biçareler her şeye rağmen kafeslerine alışıyorlar, açık havaya kavuştukları zaman bir dal üstünde, başlarını kanatları içine gizleyerek geçirdikleri gecelerde sabaha kadar bu kafese düşünüyorlar, küçük gözlerini pencerelerin aydınlığa dikerek hasret çekiyorlar. Kuşları zorla kafeslerde alıkoymalı Müdüre Hanım zorla, zorla.
Ben, denizi derin derin yaşayan, daima gülen, söyleyen, dinleyen, darılan bir şey gibi tanır ve severdim. Halbuki bu gece sular bana çaresi, tesellisi olmayan büyük bir yalnızlık gibi göründü.
Bana öyle geliyordu ki, kendimi daha fazla okşatıp sevdirirsem, bu yeni bulduğum anda sevgisi gönlümün içine daha fazla sinecek, ileride geçireceğim günlerde -hediye mendillerde kalmış kokular gibi- bana teselli olacak.
Demir bir pençe kalbimi sıkıyor, nefesimi daraltıyordu. Zihnim durmuştu. Hiçbir şey düşünmüyor, hiçbir şey duymuyor, yuvasında tecavüze uğramış bir hayvan yavrusunun idraksiz korkusuyla köşemde büzülüyor, küçülüyordum.