"Life is like a carousel means you have good times and bad times, and you just have to accept that. When you’re down, remember that you won’t stay down. Everyone knows that the ride will be over soon, so remember the times you were up."
Babam devam ediyor: Her geçen yil daha iyi yaşıyoruz, her
geçen gün ise daha kötü. Bizim oralardan biri sosyalizm zamanında öyle dermiş. Hayret bir şey, diye tekrarlarmış hemşerimiz
gazetelerde yazdığı gibi her geçen yıl daha iyi yaşıyoruz, ama
günden güne hep daha kötü oluyor.
Babam, devasa adımlar atarak yürüyen, ona ye-
işmek için kardeşimle arkasından koşmak zorunda kaldığımız
adam.
işte bunun için hastalığı asla affetmeyeceğim, diye tekrar
edip duruyorum içimden, onu asla affetmeyeceğim. Bir insanın
canını onu aşağılamadan da alabilirsin.
Suçluluk duygusunun içinde nasıl büyüdüğünü hissediyo-
rum -hasta olmanın suçlululuğu, yatağa mahk ûm olmanın, baş-
kalanna zahmet vermenin, günlerini altüst etmenin, yük olmanın
suçluluğu.
Şimdiye kadar Latince'nin ölü bir dil olduğunu bilirdim.
Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum.
Ölüm Latince konuşur.
Her tıbbi tanım, sadece sıradan bir solunumu ya da pembe
mukoza zarını tanımlayanlar bile, sizi aslında canlıların sıradan
saflarından çıkarır. Dil bir kliniğe dönüşür. Ve açıklama ne kadr
detaylı olursa, kişi o kadar yabancılaştırılır. artık bir insan değil, bir hastadır. İlk değişim daha burada başlar. Durumunuz
nesnel tasviri sizi aslında yavaş yavaş bir nesneye dönüştürür.İlk
otopsiyi, siz daha hayattayken ve anastezisiz, dil yapar. Soguk
kanlılıkla içeriye girer, inceler, tasvir eder; bunu o yapmaz aslında, ilgili aletler yapar, ama onları sabitleyip görünür hale getiren dildir.
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ay-
rilan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendi-
sinden mi? O denli yok ki, her boş ânı yokluğuyla dolduruyor.
Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocuk-
luğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın
tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma
gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorum -tüm
bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için. İstemli
ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve antların paslanmış çarkını
harekete geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uydu-
ruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek ça-
lışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir, benmerkezci, bir
anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta
kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır.
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var
olduğumuz söylenebilir mi?
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Hayattan,
tabii ki, onun o büyüleyici geçiciliğinden.
Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup
içine attığı her şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelime-
leri elmalar, kirazlar, iri kırmızı domateslerdi.