9 Mart 1935'te, badem ağaçlarının filizleri henüz tomurcuklanmaya başlamışken güneş başını sislerin arasından yeni yeni gösteriyordu. Fuji Dağı'nın karları hâlâ karanlıkta ışıldıyordu. İstasyon Şefi Sato sabah geldiğinde Hachiko'yu kapının önünde uzanır halde buldu. Tüm akşamı profesörü orada bekleyerek geçirmiş, hayatının son saniyelerine kadar orada kalmıştı.
İstasyondan dışarı çıkan kişi, “Hâlâ mı buradasın Hachiko?" diye sordu. "Hiç beklemiyordum. Uslu çocuk. Bu akşam seni biraz daha fazla beklettiğim için özür dilerim, treni kaçırdım da..."
Hachiko gözlerini açtı ve karşısında gördüğüne inanamadı. Ona kavuşmak için tam on yıl beklemişti. Ama sonunda gelmişti işte, orada, istasyondaydı.
Hachiko'nun da gayet iyi bildiği gibi profesör onu hiç unutmamıştı. İşte şimdi oradaydı, on yıldır gelmesini beklediği trenden inmişti. Hachiko şikâyet etmeye niyetlense de o tanıdık elin, tüylerinin arasında gezinip kendisini okşadığını hissedince hiç sesini çıkarmadı.
Profesör, "Hadi gidelim," diye mırıldandı. "Bugün sen de benimle gelebilir, trene binebilirsin. Hani sana bir gün birlikte trene bineriz diye söz vermiştim, anımsiyor musun? İnsan verdiği sözü daima tutmalı."
On yıl boyunca yaşadığı açlık, soğuk, susuzluk, umutsuzluk, hayal kırıklığı neydi ki onun için? Hiçti. Hiçti evet çünkü Hachiko, o akşam profesörü tekrar göreceğine emindi.
Japon veterinerlerine göre Akita cinsi bir köpek, on yaşına girdiğinde ömrünü tamamlardı. Hachiko on bir yaşını dolduruyordu. Ömrünün neredeyse on yılını, profesörü Shibuya İstasyonu'nda karşılamayı bekleyerek geçirmişti. Orada beklemesinin çok basit bir nedeni vardı: Profesör ona, geleceğine dair söz vermişti.
Bir gün profesör ona, ikebana sanatçılarında öne çıkan ortak bir özellik olduğundan bahsetmişti: Hepsinin tek gördüğü çiçek, tek rüyası Ay olurdu. Herkesin bildiği gibi profesör asla yanılmazdı. Hachiko'nun belki ikebana yapacak sabrı yoktu ama o da her zaman rüyasında Ay'ı görüyordu.