"Kültürlerin, dinlerin ve coğrafyaların kalın çizgilerle ayrıldığı bir dünyada, her şeye rağmen bir arada kalabilmenin sınırlarını zorlayan muazzam bir eser."
Kurban Said’in kaleme aldığı bu ölümsüz romanda beni en çok büyüleyen şey, Doğu ve Batı kültürleri arasındaki o derin ayrımın ve çatışmanın muhteşem bir ustalıkla tasvir edilmesi oldu. Kitap sadece iki insanın değil, adeta iki farklı dünyanın birbiriyle olan amansız mücadelesini gözler önüne seriyor.
Bu hikayeyi benim gözümde asıl mükemmel kılan ise Ali ve Nino'nun sergilediği o sarsılmaz duruş. Önlerindeki tüm aşılmaz duvarlara, içinden çıkılmaz kültürel farklılıklara ve toplumsal baskılara rağmen, o imkansız denebilecek aşkları uğruna her şeyden vazgeçebilmeleri gerçekten çok etkileyiciydi.
Yer yer inceldiği yerden kopacak hissine kapılsam dahi ne Doğu'nun katı kuralları ne de Batı'nın modern dünyası, onların birbirine olan aidiyetini koparmaya yetmedi.
Bu tarz aşıklar ancak yüzyılda bir gelir.
"Ali Han Şirvanşir saat beşi çeyrek geçe Gence Köprüsü'nde makineli tüfeğinin başında şehit düştü. Bedeni kuru nehir yatağına yuvarlandı. Aşağı indim. Sekiz mermi ile vurulmuştu. Cebinde bu anı defterini buldum. Allah kısmet ederse bu defteri eşi Nino'ya vereceğim. Ruslar'ın son hücumu başlamadan kısa bir süre önce sabahın erken saatlerinde onu gömdük. Cumhuriyetimiz'in ömrü Ali Han Şirvanşir'in yaşamı gibi sona erdi.
Bakü yakınlarında Biniyadi Köyü'nden Zeynel Ağa'nın oğlu Yüzbaşı İlyas Bey."
"Bir şeyler duydum. İran'da Rıza adında biri birçok asker toplamış onlara liderlik yapıyormuş ve düşmanı bir avcının geyiği kovaladığı gibi kovalıyormuş. Mustafa Kemal Paşa ise Ankara'da büyük bir ordu toplamış. Boşuna savaşmıyoruz. Yirmi beş bin asker yardımımıza geliyor."