Adımlar S'ona Doğru
Batan güneşi kirli bir vapur camından seyrediyorum bugün denizin içine batıyormuş gibi son kez yansımasını izliyorum beyaz bulutlara, yine karanlık geceye bırakırken yerini..

Sergenn, bir alıntı ekledi.
2 dk. · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Enver Paşa Türkistan'a neden gitti?
Mustafa Kemal'in Sakarya'da kazandığı zaferin ardından Anadolu'ya geçiş hayalleri artık son bulmuştu. Moskova'dan daha ne kadar destek göreceği, Sovyetler'in kendisini ne müddetle ve ne şartlar dahilinde misafir edecekleri belli değildi, Almanya'daki eski kader arkadaşları, Ermeniler tarafından katlediliyorlardı, yani Avrupa'da kalması kendisi için hayati tehlike arzedebilirdi...
Dolayısı ile, Türkistan'a gitmeyip de ne yapacaktı?

Enver, Murat Bardakçı (Sayfa 308 - Türkiye İş Bankası - Kültür Yayınları)Enver, Murat Bardakçı (Sayfa 308 - Türkiye İş Bankası - Kültür Yayınları)

Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdimBilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! -
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezberledim gurbetiSevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumuEn son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

dümbelek, bir alıntı ekledi.
18 dk.

Tanrı tesadüfleri yaratıyor ama tesadüflerin hangisini bir hayat tarzına çevireceğine dair kararı sana bırakıyordu.

Son Oyun, Ahmet Altan (Sayfa 95 - Everest Yayınları)Son Oyun, Ahmet Altan (Sayfa 95 - Everest Yayınları)

Okan Haluk Akbay - Lafcadio Hearn'dan Japon Halk Hikâyeleri Çizgi Yayınevi
Ayna ve Çan

Sekiz yıl kadar önce; Totomi, Mugenyama denilen yerde, rahipler tapınaklarını büyük bir çanla süslemek istemişlerdi. Bu yüzden, çan yapımı için gerekli malzemeyi elde etmek için; tapınak cemaatindeki kadınlardan eski bronz aynalarını tapınağa bağışlamalarını rica ettiler.
(Bugün bile, Japonya'daki tapınakların avlularında bu amaçla toplanmış ve üst üste yığılmış eski bronz aynaları görmeniz mümkündür. Benim gördüğüm en büyük ayna bağışı, Kyüşü bölgesindeki Hakata şehrinde bulunan bir Cödo mezhebi tapınağının avlusundaydı. Bu aynalar, otuz üç şaku - yaklaşık on metre - yüksekliğinde bir Amida Heykelinin yapımı için bağışlanmıştı.)
Mugenyama'da yaşayan ve bir çiftçinin hanımı olan genç bir bayan, çan yapımına küçük de olsa bir katkı olması dileğiyle aynasını tapınağa bağışlamıştı. Ancak kadın, bağışı yaptıktan sonra çok geçmeden bu yaptığına pişman oldu. Kendi kendine '' Ne yaptım ben! Keşke aynamı bağışlamasaydım!'' diye hayıflandı.
Kadın, annesinin o aynanın geçmişiyle ilgili anlattıklarını hatırlamıştı. Ayna, sadece annesinden kendisine miras kalan bir şey değildi. Annesinin annesi de, annesinin büyükannesi de bu aynayı kullanmıştı. Bu insanların gülümsemeleri, işte hep bu aynaya yansımıştı. Kadın, kendisinin gülümseyişinin de defalarca bu aynaya aksettiğini düşündü. Elbetteki, bu aynanın yerine rahiplere bir miktar para verip, aynayı geri alması mümkündü. Ancak, kadının o kadar parası yoktu. Tapınağa her gidişinde, avluyu çeviren çitin ilerisinde yığılı duran yüzlerce ayna arasında öylece duran kendi aynasına bakıyordu. Aynanın arkasındaki şö-çiku-bai kabartmasından dolayı, kendi aynası olduğunu kolayca anlamıştı. Mutluluk getirdiğine inanılan bu çam, bambu ve erik çiçeği motifi; daha bir bebekken annesi tarafından kendisine ilk kez gösterildiğinde, kendisini ne kadar da neşelendirmişti!
Kadın, aynayı çalıp bir yere gizlemeyi düşündü. Eğer böyle yaparsa, sonsuza dek kendi hazinesi olarak bu aynaya sahip olabilecekti. Ancak, kadının eline böyle bir fırsat bir türlü geçmedi. Kadın, kendini çok kötü hissetmeye başlamıştı. Çünkü kendi yaşamının önemli bir parçasını , çok ahmakça bir biçimde başkalarına vermişti. Kimi zamanlar, aklına şu atasöz geliyordu: ''Ayna kadının ruhudur.'' (Ruh anlamına gelen Çince karakter, pek çok aynanın arkasında yazılıdır. Bu atasözünün tüm gizemi, işte bu tek karakterde gizlidir.) Bu atasözünün, düşündüğünden çok daha fazla gerçekliğe sahip olabileceği düşüncesi kadını korkutmuştu. Buna rağmen, bu derdini kimseyle paylaşmadı.
Sonunda, çan yapımı için bağışlanan aynaların hepsi dökümhaneye gönderildi. dökümhanedeki işçiler, aynalardan birinin bir türlü erimediğini fark ettiler. Defalarca uğraşmalarına rağmen ayna bir türlü erimemişti. Bu durum, aynayı bağışlayan kadının bağıştan dolayı pişman olduğunu gösteriyordu. Kadın, aynayı içtenlikle bağışlamadığı için kadının benliği aynaya yapışıp kalmıştı. Bu yüzden de, ayna; alevlerin ortasında soğukluk ve sertliğinden bir şey kaybetmiyor ve ermiyordu.
Olay, çok geçmeden dilden dile yayıldı. Herkes, bir türlü erimeyen aynanın sahibinin kim olduğunu çok geçmeden öğrenmiş; böylelikle, kadının sırrı açığa çıkmıştı. Bu durum, kadın için büyük bir utanç kaynağıydı. Derin bir utanç ve öfke içinde kıvranan zavallı kadın, çevresindekilerin kendisine karşı soğuk davranışlarına daha fazla dayanamadı. En sonunda, bir mektup yazarak; kendini nehrin derin sularına bıraktı.
Mektupta şunlar yazılıydı:

Ben ölürsem, aynayı eritmek ve çana katmak kolay bir iş olacaktır. O çanı çalarak parçalayacak kişiye ise, ruhum büyük bir servet hediye edecektir.
Herkesin bildiği gibi; öfke içinde çıldırarak ölenlerin veya intihar edenlerin, son istek ya da taahhütlerinin tabiatüstü bir güce sahip olduğuna inanılır. Ölen kadının aynası eritilip çan döküldükten sonra; insanlar, mektupta yazılı olanları anımsadılar. Ölen kadının ruhunun, çanı parçalayacak olan kişiye büyük bir servet bahşedeceğinden kimsenin şüphesi yoktu. Bu yüzden, yeni çan, tapınak avlusuna asılır asılmaz; insanlar tapınağa adeta hücum ettiler. Herkes, büyük bir hevesle var gücüyle çanı çalıyor ve çanı kırmaya çalışıyordu. Ancak yeni çan, son derece sağlamdı. Aldığı güçlü darbelerden, hiç de etkilenmiş gibi görünmüyordu. Fakat insanlar bundan dolayı yılmamışlardı. İnsanlar her gün, sabahtan akşama kadar; çıldırmışçasına çanı çalmaya devam ettiler. Rahipler , bu çılgınlığı engellemeye çalışsalar da; kimse rahiplerin dediğine kulak asmıyordu.
Bir türlü susmak bilmeyen ve günün her saatinde büyük bir gürültüyle çalan çan, artık herkesi canından bezdirmişti. Rahipler de, artık bu sese tahammül edemez hâle gelmişlerdi.
Rahipler, en sonunda çanı olduğu yerden söktüler ve dağ yamacından aşağıya yuvarlayarak bir bataklığın içine attılar. Derin bataklık, çanı yutmuştu. Böylelikle, çan ebediyen karanlığa gömülmüş oluyordu.
Çandan geriye ise, sadece efsanesi kalmıştı.
Bu çan, Mugenyama çanı olarak anılır.

Eurus Pandora, bir alıntı ekledi.
44 dk. · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Söyleşi
Son Ada ’nın anlatıcısı, adını kendisinin koyduğu bu yeri “son sığınak, son insani köşe” olarak niteliyor. Anlattığı, nerdeyse bir ütopya: “Herkes elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını yapıyordu.” Ancak bu durum uzun sürmüyor; ütopya olarak başlayan roman tam bir distopyaya dönüşüyor. Ada’yı Dünya’ya genişletirsek, bu durum evrensel ve kaçınılmaz mı sizce?
Son Ada, belli bir ülkeyi anlatmamasına karşın, belki de benim en politik romanım. Türkiye ve dünya hakkında düşündüklerimi, ıssız bir adada yaşayan insanlar, martılar ve bir diktatör ekseninde yazıya dökmeyi yeğledim. Çünkü milyonlarca haber ayrıntısı içinde kaybolan, gözden kaçırılan gerçeği, uzaklaştırarak, yabancılaştırarak daha kolay anlatabileceğimi düşündüm. İnsanlar yönlendirilmiş bir haber bombardımanı altında gerçeği yalandan, eğriyi doğrudan ayırt etmekte güçlük çekiyor. Zaten büyük kitleler dünü unutur, yarını ise düşünmez, sadece anı yaşarlar. Bu “an” ise iktidarların ve medyanın manipülasyonları ile oluştuğu için genellikle yanlış yorumlanır.

Romanda Başkan’ın ada toplumunu “anarşi” den kurtarmaya ağaçlıklı yolu “park ve bahçe geleneklerine göre düzenlenmiş” bir hale getirerek başlaması, akla yerel yönetimlerin yeşil alan anlayışlarındaki yaygın yanlışları ve dolaylı da olsa Gezi Parkı olaylarını getiriyor. Bir kez daha hayat sanatı taklit ediyor sanki! Çevre konusundaki hassasiyeti bilinen bir yazar ve sanatçı olarak, ne dersiniz?
Hayatın sanatı taklit ettiği görüşüne giderek daha da çok Söyleşi inanır oldum. Gerçekten de, beş yıl önce yayımlanmış olan Son Ada , sanki Gezi direnişi ile bire bir örtüşüyor. Demek ki hayata doğru bakmayı becerebildiğinizde, sanat yoluyla zaman ve mekân dışı bir boyuta geçebiliyorsunuz. Dünya ve Türkiye edebiyatı, buna benzer birçok örnekle dolu. Gezi olaylarını anında anlatmak gazeteciliğin, olup bittikten sonra yorumlamak sosyolojinin ve tarihin, öngörülerle anlatmak ise sanatın işi.

Başkan’ın Son Ada’yı “kurul”lar eliyle yönetmeye başlaması, başlangıçta hiç de dikkat çekmeyen, işlerin nasıl vahim bir hal alacağının ipuçlarını vermeyen bir gelişme: “Olup bitenin hepsi bir tiyatroydu...” Tarih boyu hemen bütün faşist yönetimlerin ilk icraatları nerdeyse oyun gibi izlenmiş gelecekteki mağdurları tarafından. Bu oyunların günümüzde de sahnelendiğini söyleyebilir miyiz?
1970’lerde seslendirdiğim, Mesleki Baba’ya ait bir deyişte şair “Mesleki’m, artar eksilmez / Zulüm yavaşça yavaşça” der. Bu harika dizelerdeki “yavaşça” saptaması çok önemli. Çünkü her diktatörlük, başlangıçta kendi çıkarını toplumun çıkarı gibi göstermeye dikkat eder. Başlangıçta kimseyi ürkütmemeye çalışır. Sonra gücü ve kendine güveni arttıkça, dişlerini “yavaşça” göstermeye başlar. Elbette bu saptama Fransız Devrimi gibi şiddetli altüst oluşlar için değil, sözüm ona “demokratik” yollarla iktidara gelen “seçilmiş krallar” için geçerlidir.

Romanın en önemli vurgularından biri de, faşizmin pekâlâ demokratik yollarla gelmiş bir çoğunluk iktidarı da olabileceği üzerinde. Buna bağlı olan bir şey de, demokrasinin aslında ne kadar aldatıcı bir kavram olabildiğinin çok acı sonuçlarıyla yaşanması: “...bu adadaki bütün kararlar demokrasiye uygun olarak alındı. Çoğunluğun oyları neyi işaret ediyorsa onu yaptık.” Tanıdık bir ses “Çoğunluk haklıdır” diyor tam burada! Siz ne dersiniz peki?
70’li yıllarda Cumhuriyet gazetesinde, kısa cevaplar verilmesi koşuluyla söyleşiler yapılıyordu. Böyle bir söyleşide bana yöneltilen “Demokrasi” sorusuna “Çoğunluk diktatörlüğü” yanıtını vermiştim ve epey tartışılmıştı bu kavram. O dönemler “demokrasi” sözcüğü çok yüceltilirdi, benim bu tanımım ise pek çok kişinin hoşuna gitmemişti. Oysa Maurice Duverger de böyle tanımlar demokrasiyi. Elbette bu tanım, gerçek ve ideal demokrasiyi değil, bu maske arkasında oynanan zalim bir oyunu anlatmak için seçilmişti. Bir rejimin kelimenin tam anlamıyla demokrat olabilmesi için, çoğunluğa değil çoğulculuğa dayanması ve erkler ayrımını eksiksiz uygulaması gerekir. Şimdi bu kavramlar –yaşamakta olduğumuz acı deneyimlerle– daha iyi anlaşılır oldu. Mesela, yargının acınacak hale geldiği bir rejimde, iktidarı kim denetleyebilir ki!

Diktatörün ikilemi: Yönetimini sürdürebilmek için seçtiği baskıcı yöntemlerle, tabii ki istemeden, nerdeyse kendisine dönük bir “silahlı propaganda” yöntemiyle, kendi kuyusunu kazıyor: “Başımıza gelenler bizi o kadar şaşırtmıştı ki doğru dürüst düşünemiyorduk bile. Sadece bir şeyin farkındaydık, martılara kızmak aklımıza bile gelmiyordu. Buna karşılık bu dertleri başımıza açan Başkan’a duyduğumuz nefret artıyordu.” Yazarken üstünde durmuş muydunuz bu benzerliğin?
İktidar oyununun kaçınılmaz sonucu olarak bir güç zehirlenmesi yaşanıyor. Diktatörler, emirleri altındaki silahlı insanlara güvenerek büyük kitleleri “yola getirecekleri”ni sanma hatasına düşüyorlar. Oysa tarih, bunun mümkün olmadığını gösteren örneklerle dolu. Ne var ki –Mussolini gibi– her diktatör kendi bacağından asılıyor; bu sembolik asılışa kadar da uğraşmaya devam ediyor. Romanı yazarken aklımda askeri diktatörlükler ve Kürt meselesi vardı ama daha sonra başka benzerlikler ortaya çıktı. Sanki romanı okumuş olan birisi onu uygulamaya çalışıyor gibi garip bir durum.

Son Ada herkesin kaybettiği, sadece martıların “karşı koydukları ve uzlaşmadıkları için” kazandığı karanlık bir ortamda geleceğe dönük bir umutla biterken, anlatıcı “Daha o ağaçlar kesildiği, bakkalın masum oğlu dövüldüğü zaman ses çıkarmalı, başkaldırmalıydık” diye hayıflanıyor. Yazar’ın dediği gibi, “Bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur” diyebiliriz yani. “Gezi Ruhu”ndan söz etmeye başladığımız bugünlerde, umudunuz biraz olsun arttı mı?
Bu tezlere sonuna kadar katılıyorum. Kötülük baş gösterirken ona karşı koymayan herkes suçun bir parçası haline gelir. “Yavaşça” mevzi kazanan diktatörlüklere en başta “Hayır” demek gerekir. Başkaldıran insan bunun için soyludur. Evet, martılar direndikleri için kazanıyorlar, ama onların verdiği kayıp da az buz değil. Roman, toplumun ve doğanın kendi dengelerini bulacağı, daha doğrusu bulması gerektiği üzerinde yoğunlaşıyor. Eğer bu dengelere müdahale etmeye kalkarsanız, sonuç felakete varıyor; hem doğa mahvoluyor hem insan. Bu cinayet bazen açıkça diktatörlük biçiminde işleniyor, bazen de “demokrasi” kandırmacası arkasına saklanarak. Tek kişinin iradesi, kurullar, meclisler, komisyonlar vs. arkasına saklanarak sanki dev bir mekanizma çalışıyormuş görüntüsü veriliyor. Oysa onların hepsi dekor. Kararlar tek bir kişiden çıkıyor. O tek kişi ise zamanla güç yozlaşmasına uğrayarak Tanrı’nın kendisini dünyayı yönetmek için yarattığına inanmaya başlıyor; doğaya ve topluma egemen olmaya çalışıyor. Hatta bunu en doğal hakkı olarak görüyor, karşı çıkanlara ise sinirleniyor, samimi olarak öfkeleniyor. Toplumun sesini yükseltmesini “Ayakların baş olması” biçiminde yorumluyor.
Doğrusu romanı yazarken daha umutsuzdum ama, Gezi direnişi birçok kişi gibi benim de içime su serpti. Bu örgütsüz, spontane hareket, insanın tükenmeyeceğinin kanıtı gibi geldi bana. O tarihi günleri genç arkadaşlarla birlikte yaşama şansı bulduğum için mutluyum.

Son Ada, Zülfü Livaneli (Doğan Kitap)Son Ada, Zülfü Livaneli (Doğan Kitap)
efla~, bir alıntı ekledi.
 49 dk.

Frida Kahlo Son Sözleri
"Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umarım."

Kafka Okur Sayı 4, Kolektif (Sayfa 7)Kafka Okur Sayı 4, Kolektif (Sayfa 7)
M, bir alıntı ekledi.
52 dk. · Kitabı okuyor

Evet son dönemde dindarların Müslüman olarak kaliteleri öyle bir ortaya çıktı ki dinin kendisi sorgulanmaya başlandı..

İslamda Savaş Bitmiştir, Mücahit Bilici (Sayfa 43)İslamda Savaş Bitmiştir, Mücahit Bilici (Sayfa 43)
Eurus Pandora, Son Ada'yı inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Roman, toplumun ve doğanın kendi dengelerini bulacağı, daha doğrusu bulması gerektiği üzerinde yoğunlaşıyor. Eğer bu dengelere müdahale etmeye kalkarsanız, sonuç felakete varıyor; hem doğa mahvoluyor hem insan.

Sadık Kocak, Seçilmiş'i inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kitabımıza Zoey’in doğum günü ile başlıyoruz. Erik ile bir gece muhabbeti sonrası Zoey’in kaldığı yerden devam ettiğini söylemek mümkün. Bu sefer de Profesör Blake’e yakalandılar.  Şu kıza hayırlı bir kısmet bulsalar da biz de rahat nefes alsak. 
Şala bir yana polisiye kitaplardan sonra Vampir kitaplarına geçiş yapmak oldukça değişik geldi. Buradaki kanlı ritüellerde insanlar zevk alırken hem de cinsel zevk (!) önceden mide bulandırıcı sahnelere şahit oluyorduk.
Diğer yandan Zoey de bildiğimiz gibi formunda başladı. Bi yandan Erik diğer yandan Loren. 
Afrodit bu sefer ekibe dahil oluyor. Toprak elementini simgeleyebiliyor. Bunun yanımda Zoey’e haber getiriyor. Stevie ölürse vampir ölümlerinin artacağını ve bunu Neferet’in yapacağını. Hatta nasıl öleceğini de söylüyor. Peki gerçekten böyle mi olacaktı ? Stevie gerçekten ölecek miydi ?
Gece yarısı tam geldiklerinde Afrodit gene kötü şeyler olacağını hissetmişti. Keza oldu da. Profesör Nolan haç şekilde asılmış ve başı koparılmış şekilde öldürülmüştü. Okulun Drama dersi öğretmeniydi. Bu saldırının karşılığı olacak mıydı ? İnsanlar ve vampirler karşı karşıya gelecek miydi?
Zoey bu sefer de Heath’a gitmişti. Ancak kan ritüeli bozulmuş, Zoey 2 kişiyi rüzgarın gücünü kullanarak caddenin ortasına atmış ve canlarına kıymıştı.
Vay be dedim. Erik dönüşüm geçirdi. Heath onun için neredeyse ölüyordu. Zoey hepsiyle beraber olduktan sonra Loren ile kanlı bir ritüel gerçekleştirerek yattı. Hem de Heath’ın gözü önünde. Aslan kardeşime çok üzüldüm diyebilirim. Benim adamım oydu. Karşılıksız seven. Ancak sevdiği tarafınca sevilmeyen. İçler acısı, çok içler acısı. Şana eseri gerçeği kendi kulaklarıyla dinlediğinde Heath’e yaptıklarının acısının oldukça erken -ve çok da iyi oldu, ders olsun- çıktığını söyleyebilirim.
Herkes ona olan güvenini yitirsede Tanrı onunla beraberdi ve Stevie 5 elementin gücü ile kurtarılmıştı. Ancak dostları, ona olan güvenini kaybettiğinde Tanrı’nın bir önemi yoktu. (Onun için tabi)
Afrodit’in de izi gitmişti. Normal bir insana dönüyordu ve Stevie iyileşebilecek miydi ? Tam zamanlı. Göreceğiz.
Zoey’in midesine kramplar girmeye başlamıştı. Bu aşamadan sonra o da mı vampir olamayacaktı yoksa değişim mi geçiriyordu ? Şu son toplantı da neyin nesiydi ? Neferet ne yapmaya çalışıyordu ? Zoey ve Neferet yani rahibe adayımız ve zamanın en güçlü rahibesi arasında artık bir savaş açılmıştı.
Peki beni gelecek kitap adına ne umutlandırıyor ? Zoey istenmeyen birine dönüşüyor, Neferet insanlara savaş açıyor, aralarındaki kanlı bıçaklı mücadele de şiddet artıyordu. Resmen kitap gel beni oku diye yalvarıyor. Seri bitince inşallah büyük bir çıkmaza girmem demeye şimdiden başladım. Keyifli okumalar..