Tuba, Binbir Gece Masalları'ı inceledi.
20 dk. · Kitabı okudu · 12 günde · 7/10 puan

Eveeett .. Sonunda bitti dediğim kitap.
Zoraki okudum. Neden mi? Çünkü dönüp dolaşıp benzer hikayeler anlatılıyordu bu durum da beni biraz sıktı açıkçası.

Kitap temelde bir hükümdarın hikayesiyle başlıyor. Bu hükümdar eşinin kendisini kölesiyle aldattığını anlıyor. Aynı olay erkek kardeşinin de başına geliyor. Aldatılmış iki erkek tüm kadınlara düşman oluyorlar. Ne kadar evlilik çağı gelmiş kız var ise evlenip o gece kızları öldürüyorlar.

Gel zaman git zaman ülkede evlenecek kız kalmıyor vezirin iki kızı dışında. Vezir çaresiz. Kızlarından birini verecek ve o gece kızı ölecek. Büyük kızı babasına üzülmemesini, kendisinin bu evliliğe gönüllü olduğunu söylüyor.

Kız, hükümdar ile evlenip odada başbaşa kalıyorlar. Hükümdar son isteğini sorunca o da kız kardeşine hikaye anlatması gerektiğini söylüyor. Son istek de kabul görüyor. Şehrazat, kız kardeşi Dinarzat'a hikayesini anlatmaya koyuluyor fakat hikayeyi sadece geceleri anlatıyor, gün doğumuyla birlikte hikayeye ara veriliyor. Şehrazat'ın hikayeleri bitmek bilmiyor, binbir gece boyunca bu hikayeleri sürüyor. (Bu arada hükümdar da hikayeleri dinliyor ve her birini ayrı ayrı çok beğeniyor.)

Binbir gece sonunda hükümdar Şehrazat'a aşık olduğunu hissediyor, tüm kadınlara haksızlık yaptığını anlıyor.

Homeless, bir alıntı ekledi.
44 dk.

Biliyor musun? İnsan öldükten sonra dişlerine bir şey olmaz, son nefesinde nasılsa öyle kalır.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa (Sayfa 36 - Ötüken Yayınları)Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa (Sayfa 36 - Ötüken Yayınları)
Demian, bir alıntı ekledi.
46 dk.

Bir gün her şey son bulacak... Acıların, yarım kalışların, yaraların, yangınların... O gün geldiğinde yani geçmez sandığın şeyler geçtiğinde, alıştığında, artık umursamadığında... Birilerinin pişmanlığı, yeni birilerinin umudu olacaksın. Sabret...

Har ve Kül, Ezgin KılıçHar ve Kül, Ezgin Kılıç

İş görüşmesi.
Bir keresinde iş görüşmesine gittim. Neyse sorular geliyor falan yardırıyorum. Son soru geldi.
- En önemli özelliğiniz ne?
+ Matematikte çok hızlıyımdır.
- 13 * 13 kaç eder
+ 26
- İyi de bu cevap değildi ki?
+ kabul edin hızlıydı. Snsnsnsnsjsjs

Tarık Kaya, bir alıntı ekledi.
 59 dk. · Kitabı okuyor

''Kaç yıl geçti bak,hâlâ son bakışın miras bana!"

Hangimiz Sevmedik, Ethem Emin Nemutlu (Sayfa 18)Hangimiz Sevmedik, Ethem Emin Nemutlu (Sayfa 18)

Nostalji Dükkanı- Anı Tüccarı
Bit pazarı vardır herhalde her şehrin. Hatıralar satılır orda. Giyilmiş elbiseler. Kimi bir sevgilinin yanına giderken, kimi bir iş görüşmesine. Kullanılmış saatler. Hayata hep geç kalanların ve erken gelmişlerin saatleri. Kitaplar satılır, öğrencilerin ders kitapları, ölmüş birinin bütün ömrünü verip biriktirdiği kitaplar. Arasında sevgilinin bir tutam saçının sakladığı kitaplar. Arasında geç kalındığı için sevgiliye verilememiş, kurusunu veririm saklar diye düşünülerek kurutulmuş çiçeklerin bulunduğu kitaplar. Birbiriyle değiştirmek için alınmış, sevgiliye bir şeyler anlatmak için manidar cümlelerin altı çizili kitaplar. “Sokak hayvanları gibi düşün demişti biri. Bunlarda sokak kitapları.” Hüzünlü gelmişti. Kendine bir şeyler anlatmak için cümlelerinin altı çizili kitaplar..

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde eşyayla, sahibinin tabiatının benzediğini söylüyordu Tanpınar. Demekki bit pazarlarında sinirli bir ayakkabıya, sahibi gibi hep geç kalan bir saate, umutlu bir kitaba rastlamak mümkün. Ve hatırla, eşyanın canlı olduğunu ima ediyordu Dino Buzatti baharda kımıldanan eşyaların sesini dinlerken Tatar çölünde. Bu atmosferi hissediyordur da bu yüzden seviyordur belki insanlarda bit pazarlarını.

Tuhaf bir isim esasen “pit pazarı” burda öyle derler sizin oralarda ne denir bilmem. Bir gün Eskişehir’de kendimden uzaklaşmak için yürürken bir dükkana rastladım. Aslında önce bir kokuya.. Eskinin kokusu. Bir yüzü, bir teni, bir sesi unutur ama en son bir kokuyu unuturmuş insan. Çevirdim bende başımı bu kadim kokudan tarafa. Kapısında “Nostalji Dükkanı” yazan bir yer. Biraz tabelayı izledim. Biraz vitrinden içerisini. Vitrinleri izlemek pek adetim değildir oysa. Bu kadim kokunun suretiyle karşılaşma cesareti bulunca girebildim içeri ancak. Bit pazarlarından tek farkı eskinin kokusunun uçup gitmesine izin vermeyen dört duvar, yerde bir gazete ya da bezin üzerine serilmekten kurtulup raflara dizilmiş anılar ve ticari dehasıyla övünür görünen bir satıcı. Oysa bit pazarlarında seni kırk yıldır tanır gibi davranan, ne istediğini sezen, ne kadar paran olduğunu sezen, bu yaptığını çokta bir iş gibi görmeyen insanlara alışmış gözlerim bu satıcıdan rahatsız olmama sebep oldu. Sorduğum bir kaç eşyaya biçtiği uçuk fiyatlarsa sinirlerimi iyice altüst etti.

Bunların hiç birini alamayacağıma ikna olunca, beni kovacak değil ya diyerek dolaşmaya başladım eskici dükkanının içinde. Samimi bir hoşgörüye sahip olmasada, modern ticari hoşgörüsünü sınamak istedim. Böylelikle raflarda dizili her eşyanın önünde durup bunu daha önce kimin kullandığını düşünmeye başladım. B harfi olmayan bir daktiloyu, hayatı çok dikkate alamamış, hayatında kendisini dikkate almadığı anlaşılan, hayatta kendi için yaptığı tek şey bu daktiloyla bir şeyler yazmak olan, kumral toplu ama şişman olmayan, başkalarının ona biçtiği hayatı layıkıyla yaşamış ama kendi için hiçbir şey yapamamış kadın olduğuna karar verdim.

Bir kaç adım sonra sarıya çalan camında kendimi izlediğim bir saatin önünde buldum kendimi. Az kullanılmış ve az hırpalamış bu saati dedim kesinlikle zamanla problemleri olan biri kullanmış olmalı. Gece yatarken saatin sesini duymaya tahammül edemiyordu ve mutlaka heryere geç kalıyordu. Evet zamanla problemi olmalıydı bu çok belliydi. Öyle ki bazen kaç yaşında olduğunu unutuyordu. Çokça tutarsız biri olmalıydı ayrıca. Hem saatleri kıymetli buluyor hem zamanın sesine tahammül edemiyordu. Belki geçiyor olması zamanın onu korkutuyordu. Ve belki bu korkular ona yaşını unutturuyor böylece henüz vaktim var diye düşünerek rahatlıyordu. Vakti vardı. Peki bu vakti ne yapacaktı ?

Sabırsız nefes alış verişlerini duyarken bizim anı tüccarının, bir fotoğraf gördüm. Cesurca kadraja bakmış bir kadın ve tedirgin bakışlarını kaçırmak isterken yarım yamalak yakalanmış bir adam. Arkasına bastıra bastıra kararlı bir yazıyla yazılmış mürekkebi yer yer fotoğrafın ön yüzüne geçmiş bir kaç satır gördüm. “Okuyabilir miyim” dedim anı tüccarına.
Benden kurtulmak istediğini ima eder bir ses tonuyla “Oku” dedi. Bir kelebeğin pulları hemencecik dökülecek kanatlarını tutar gibi tutarak fotoğrafı arkasını çevirdim. Evet kararlı satırlardı. Anlaşılmak istemiş, cevap bulmak istemişti besbelli..
“Can” diyordu.
“Can Süreyya,
Sade laf değil bunlar, can oldun sen bana. Sahip olduğum ne varsa ardımda bırakarak nasılda düştüm peşine. Kökümden toprağımdan koptum artık. Şimdi bahçeden koparılıp saksıya ekilmiş bir bitkiyim. Çarem yok, yakıştırdığın yere koyacaksın beni. Çarem yok.”
“Ne güzel yazılmış dedim sokaktan geçen insanlara bakan dükkan sahibine ne kadar içli. Adını da yazsaydı keşke. Sizde Süreyya’yı ve onu bu kadar seven adamı bulmak istediniz mi okuduğunuzda” dedim. “Ne yazmış ki hiç dikkatimi çekmedi” dedi. “Okursunuz yerine bırakıyorum” dedim. Okuduklarımın heyecanı geçmeden ve bu adam benim tüm hevesimi kaçırmadan attım kendimi bir dünya anının içinden gerçek dünyaya. Hızlı adımlarla Porsuk’a doğru yürüdüm. Hep hızlı yürürüm esasen. Orada daha iyi düşünebilirdim Süreyya’nın evcil bitkisini. Kimdi ? Nereyi bırakıp gelmişti ? Nasıl ve ne kadar sevmişti Süreyya’yı ? Bu satırları yazan adamın ismi ne olabilirdi ? Bunları daha sakin düşünebilirdim orda. Hemen telefonuma sarıldım. Bunları düşünürken dinlemek için birde şarkı buldum kendime ve evimin halısına oturur gibi tereddütsüz oturdum çimlere.

https://youtu.be/A60IYFq6tvo

Erdoğan Koştan, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Olamaz, Allah Resulü ölür mü ki..."
Halid de bu yıl hac vazifesini yerine getirmiş ve Peygamberle birlikte Medine'ye dönmüştü. Haziran sıcağının herkesi kavurduğu bir günde Halid atıyla çöle açıldı. İçinde müthiş bir sıkıntı vardı. Daha önce kendini hiç böylesine kötü hissetmemişti. Çölde atını koşturuyordu ki atını dinlendirmek için şehre yakın bir yerde durdu. Bilal'in yanık sesiyle sela sesi bulunduğu yere kadar gelmişti. Selayı duyan Halid telaşlandı. Hayırdır inşallah diyerek şehre doğru giderken şehrin merkezinden kendine doğru gelen bir grup kadının ağıtlar yaktığını gördü. Kadınların yanına vardığı zaman peygamberin adını söyleyip ağladıklarını duydu.

"Olamaz, Allah Resulü ölür mü ki..."

Ona ölümü kimse konduramıyordu. O anda kimse Adem'in de Nuh'un da Musa'nın da öldüğünü düşünmüyordu. Kadınlar Halid'e baktılar.

"Ey Allah'ın kılıcı, Allah'ın Resulü öldü. Bilmez misin de burada berduşlar gibi gezersin?"
Halid hiç bir şey söylemeden atını deliler gibi koşturdu. Mescid-i Nebevi'nin önüne gelmeden yollarda yere çökmüş, ağlayan insanları gördü. O büyük insan gerçekten ölmüştü. Odasına girmek istedi, yol verdiler.

Üzeri örtü ile kapatılmış ve örtünün üzerine de bir kılıç konmuştu. Halid orada kendine geldi ve ağlamaya başladı.

O an düşünmemişti; ama babası öldüğü zaman bile bu denli ağlamamıştı. Ağladıysa da kimse bilmemişti. Dışarıdan bir ses yükseldi. Ömer Bin Hattab ağlamaklı ağlamaklı bağırıyordu.

"Kim peygambere öldü derse onun kafasını koparırım, o ölmez."

Ebu Bekir gözyaşlarını sildi. Ömer'in içeri girdiğini gördü ve omzunu tuttu. Ömer ağlıyordu. Ebu Bekir dışarı çıktı ve peygamberin ölmediği haberini almak için bekleyen mü'minlere seslendi.

"Hz. Muhammed(s.a.v)' e inanan herkes bilsin ki o ölmüştür. Allaha inanan herkes de bilsin ki Allah ölümsüzdür"

Kalabalıktan müthiş bir çığlık yükseldi. Medine'de hayat durmuştu. Medine'deki yas bir günde bütün çöle yayıldı. Başka şehirlerden peygamberi ilk defa görmeye gelen insanlar onu görememenin, bir kez sesini duyamamanın acısıyla iki kat fazla üzülüyorlardı. Dünyaya Allah tarafından gönderilen son elçi ölmüştü. Cebrail artık yeryüzüne inmeyecekti. Tüm İslâm alemi hüzün içerisinde son peygamberi Rabbine uğurlamaya gelmişti. Ölmeden önce etrafında toplananalara üzülmemelerini, ölümün çekeceği son acı olduğunu söylemişti. Onun yeri Rabbinin yanıydı. O ancak orada ızdıraplarından kurtulabilirdi ve son nasihati namaz olmuştu "Namazlarınızı eksiksiz kılınız."
demişti.

Kılıç : Halid Bin Velid, Ömer Murat Demirtaş (Sayfa 290)Kılıç : Halid Bin Velid, Ömer Murat Demirtaş (Sayfa 290)
Ferya Fertelli, Gülün Adı'ı inceledi.
1 saat önce · Beğendi · 10/10 puan

Umberto EcoGülün Adı

Umberto Eco,1932 yılında Milano’da doğmuş.Bologna Üniversitesi’nde öğretim üyesi,semiyolog,tarihçi,filozof,Ortaçağ uzmanı ve James Joyce üstüne derin araştırmalar yapmış çok yönlü bir bilim adamı.Gülün Adı yazarın ilk romanı.


Papa ve imparatorun atama yetkisi için savaştıkları bir dönemde yani 1327 tarihinde Yukarı İtalya’da bir manastırda yaşanan cinayetleri anlatıyor kitap.Adso adlı çömezin 18 yaşında tanık olduğu 80 yaşında yazdığı üstadı William’la çözdükleri cinayetleri anlatıyor.Yedi günde,yedi cinayetin günün belirlenen zaman diliminde meydana gelen olayları büyük bir ustalıkla sunuyor.Okuyucuyu Ortaçağın karanlık zihniyetine bir manastırın labirentlerinde” dolambaçlı labirent vardır;bunu geliştirirseniz elinizde bir tür ağaç bulursunuz,bir çok çıkmaz sokaklar,kökleri olan bir yapı.Çıkış tektir,ama yapılabilirsiniz.Kaybolmamak için bir Ariadne ipine gereksiniminiz vardır.Bu labirent sınama ve yanılma süreci.
Deleuze ve Guattari’nin Köksap dedikleri labirent vardır.Köksap öyle bir biçimde yapılmıştır ki her yol tüm öteki yollara bağlanabilir.Merkezi,çevresi,çıkışı yoktur.Çünkü potansiyel olarak sonsuzdur.Varsayım alanı,bir Köksap alanıdır.Benim kitaplığımın labirenti dolambaçlı Üstat William’ın Köksap’a göre kurulmuştur “ der Eco.Çünkü cinayet manastırda girilmesi yasak olan kütüphanede gizlidir.

Kitap çok katmanlı,bir polisiye roman okurken, Hristiyan dünyasının içinde buluyor okuyucu kendini.Tarikatların oluşması,birbiri arasındaki çekişmeler var.Bilimin ve dinin arasındaki çekişme.
Kitapta üstat William ve çömez Adso arasında geçen diyaloglar kitabın iskeletini oluşturuyor.Çömez soruyor William muhteşem bir zeka ve öngörüyle bilimsel,felsefik açıklamalarda bulunuyor.

Kitapta en çok dikkatimi çeken ve zaten tarikatların birbiri arasında çekiştikleri konulardan bir tanesi gülmek,ironi üzerine tartışmaydı.İsa’nın gülmemesi.Tüm manastırda arkasına düşülen sihirli bir kitap var.Kör rahip Josenin sakladığı Aristotelis’in Poetika’sının ikinci cildi.Bu kitap gülme üzerine bir ironi.
Gülmeyi bedenin güçsüzlüğü yozlaşması ve yavanlık olarak düşünüyorlar.Ve tüm tezlerinin karşılığında İsa gülmezdi sonucunu çıkarmaya çalışıyorlar.
Dikkatimi çeken bir diğer konusu ise İsa’nın yoksulluğu üzerineydi.Eğer İsa yoksulsa,kilisesinde yoksul olması gerekliliği.

Gülün Adı’nı okurken araştırma yapma ihtiyacı hissediyorsunuz çünkü ortaçağda yaşamış birçok filozof,din adamı ve bilim adamının adları geçiyor bunları araştırmadan okuma yapmak Eco’nun yarattığı dünyayı anlamada bir adım.Ayrıca bir çok Latince cümleler var ve sayfanın alt tarafında açıklamalarıyla birlikte verilmiş bu da okumada zaten 733 sayfacık olan kısmende olsa zorlaştırıyor.Ve en son da Umberto Eco’nun yazım aşamasına dair bir açıklaması var ki başlı başına bir kitap olabilirmiş.Ordaki yazılan kuramsal bilgiler cinayeti çözmekten de zordu.Bu arada kitabın oluşmasında etkilendiği yazarları da açıklamış.Çömez Adso yani kitabı anlatıp yazan “Doktor Faustus Thomss Man,Günün saatlere göre katı yapısından ötürü örnek Ulyess’ti,bir çok konuşmaların geçmesi gereken kayalık ve sanatoryumu andıran yerinden ötürü Büyülü Dağ” der yazar.

Kitabı okumamda ki en büyük etken çağdaş klasiklerin başyapıtı olmasının yanında okuduğum Aytunç Aldundal’ın Gül ve Haç Kardeşliği kitabında Gülün Adını’nı işaret etmesi oldu.Bu kitabı okurken Azize Angela kimmiş diye araştırırken,Tarkovsky’nin Antichrist adlı filmini izledim.Şimdi sıra bu kitabın filmini izlenmesinde.

Tekrardan toparlayacak olursam,Ortaçağda kilise hayatının sapkınlığına,yoldan çıkmış din anlayışına.Kilisenin tüm erklerin önüne geçme yarışına,bilimle din arasındaki çekişmeye,dinin kimlerin elinde hangi amaçlarla yozlaştırıldığına.Tinsel bir olgunun iyileştiri kutsallığının yerine,bağnazlaşıp insanın ruhunu nasıl karanlıklara götürdüğüne dair muhteşem bir baş yapıt okudum.




️Başlangıçta Söz vardı ve Söz Tanrı katındaydı ve Söz Tanrı’ydı.
️Zihni’mizin tasarladığı düzen tıpkı bir ağ ya da bir merdiven gibidir;bir şey elde etmek için yapılır.Ama sonra merdiveni bir yana atmak gerekir,onun yaralı olda bile anlamsız olduğunu anlarsın.
️Gülmenin insana özgü olduğu biz günahkarların sınırının bir belirtisidir.Ama bu kitaptan senin ki gibi ne çok yozlaşmış kafa gülmenin insanın anacı olduğunu öngören bir yasa çıkaracaktır!Gülmek bir köylüyü bir an için korkudan kurtarır.Ama yasa korku aracılığıyla kendini kabul ettirir;yasanın gerçek adı Tanrı Korkusudur.
️Bir düş bir kutsal yazıdır;bir çok kutsal yazıda düşlerden başka bir şey değildir.

Karanlık mürekkebim olduğu sürece yazmaya devam ediceğim... Ben aşkı cümle yığınları içinde değil bedenimin her hücresinde dolaşarak buldum. Milyonlarca hücre içinde çaldığım her kapı aşk diye inim inim inlerken bende bu aşka kayıtsız kalamadım.. Hücrelerim kalbimin etrafında tavaf ederken anladım ki kalbim büyük bir dünya idi hissetmesini bilen, hücrelerim güneş, ay ve yıldızlar idi görmesini bilen ve ben hiç olmayı seçtim hep olabilmek için.... En dayanılmaz acılarda bile göz yaşı terk eder seni. Aslında en son göz yaşı terk eder seni. Sen ve sessiz sen kalır ortada. Göz yaşının ardından başladı bütün elvedalar. Göz yaşı gözün kefaretidir. Kim tanımlayabilir göz yaşını? Kim inebilir göz yaşının özüne? Kim tutabilir göz yaşlarını? Hayatın sırrı bir göz yaşında gizliydi.. Göz yaşı yanaklarından süzülüp ağzında dağıldığı Zaman başladı sonsuzluğa açılan kapılar. Bir Deniz olduğunu hatta bir Okyanus olduğunu anlarsın. Sen sırlarla dolu bir hayatsın. Her göz yaşında bir sırrını ifşa ediyorsun. İçinde ki sırlardan kimsenin haberi olmasın..