Spoiler olabilir!
Kapının dışına adım atmanın o eşsiz, o geri dönülmez tehlikesi...
Tolkien, edebiyat tarihinin belki de en rahatına düşkün, en sıradan kahramanını o yeşil, yuvarlak kapısından yaka paça dışarı çıkardığında, aslında sadece bir masal anlatmıyordu; hepimizin içindeki o etrafı kalın duvarlarla çevrili güvenli kozayı usulca aralıyordu. Çay saatlerinin, kızarmış ekmeklerin, kenarı işlemeli mendillerin ve pipo dumanının tütmediği bir dünyaya atılan Bilbo Baggins'in adımları, okurken kendi konfor alanlarımızdan çıkışımızın da bir provası gibi hissettiriyor.
La Manchalı hüzünlü şövalye Alonso Quijano'yu düşündüm sayfalar akıp giderken... Don Kişot, hayatın katı ve renksiz sığlığına isyan edip, ruhunun açlığını doyurmak için macerayı kendi yaratmış, yel değirmenlerine rüyalarını dayatmıştı. Bilbo Baggins ise bu denklemin tam zıt kutbunda duruyor. Onun hiçbir şeye itirazı yok; o, hayatından son derece memnun, ayaklarını uzatıp kitabını okumak isteyen bir taşralı. Fakat biri "deliliğin" o onurlu cesaretiyle yola çıkarken, diğeri sağduyunun, mantığın ve aklıselimin sükûnetiyle bir kahramana dönüşüyor. Farklı yönlerden yola çıksalar da, o uçsuz bucaksız yollarda, yabancı yıldızların altında her ikisinin de ruhu aynı ateşte dövülüyor: İnsan, kendi hamurundaki gücü ancak yuvasından çok uzaklara savrulduğunda keşfedebiliyor.
Kitabın o babacan, hafifçe muzip ve sıcacık anlatımı, sizi omuzunuzdan kavrayıp ateşin başına oturtan eski bir dost gibi. Başlangıçta cücelerin şarkılarıyla alevlenen o hafif, masalsı şaşkınlık, sayfalar ilerledikçe, Kuyutorman'ın karanlığına ve Yalnız Dağ'ın ihtişamına doğru ağırlaşıyor, derinleşiyor. Bilbo'nun elinde titreyen Sting (İğne) ile karanlık mağarada Gollum'un karşısında bilmece yarıştırdığı o tekinsiz, boğucu an... İşte orası,