"David altı ya da yedi yaşlarındayken birlikte çıkmaya başladıkları yürüyüşler vardı mesela. Gecenin bir vaktinde babası tarafından uykusundan uyandırılırdı, babası elini ona uzatır, o da tutup kalkardı. Ardından birlikte mahallenin sokaklarında sessizce yürürlerdi. Gözlerinin aşina olduğu şeylerin gece vakti ne denli farklılaştığını gösterirlerdi birbirlerine: Çalılardan sarkan ve baş aşağı çevrilmiş birer külah gibi görünen çiçekler, karanlıkta büyülü ve kötü niyetliymiş gibi görünen, komşularının bahçesinde dikili olduğu halde, botlarının altında ezilen karların sesi eşliğinde iki seyyah gibi dolaştıkları başka bir ülkeden, yaşadıkları topraklardan çok uzaklarda bir yerden gelmiş gibi duran akasya ağacı, uzaklarda bir yerde, isli sarı bir mum ışığının titrediği tek pencereli bir çiftlik evi, evin içinde nazik bir dul kisvesi altında yaşayan bir cadı, içinde küp küp tuzlanmış domuz eti ve közlenmiş tatlı patates bulunan yulaf lapası kıvamında çorba olan iki kâse olurdu."
O gece büyükbabası iyi geceler dilemek için yanına geldiğinde meraklı gözlerle sormuştu: Tanrı kimin ne istediğini nasıl bilebiliyordu? Herkesin hayallerini kurduğu yerde olduğundan Tanrı nasıl emin olabiliyordu? Büyük babası gülmüştü. "O bilir, David" demişti. "Bilir, üstelik ne kadarına ihtiyaç duyarsa o kadar cennet yapar."