kişi doğal iken sevgiler ve hürmetler de doğal ve gerçek idi. fakat doğallığını kaybedip artık ünlü biri olduğunda insanlar sendeki öze değil, suni bir değere dönüşmüş olan sen'i önemserler ve sahte ile gerçek sevgi ayrıştırılamaz hâle gelir. Martin'i ünlü olmaktan pişman ve huzursuz eden şey de buydu. "ben eski Martin'im ve bana değer katan bu kitapların hepsi çoktan yazılmıştı, ben aynı Martin'im ama şimdi bana olan ilgi ve tapınmalarınız neden?" deyişi bu yüzdendi.
Martin, insanların tüm bu sahte sevgileriyle karşılaştığı anlarda onlardan tiksinip bu sahtekarlıklarını yüzlerine vurmak yerine buna lakaytlaşmayı da öğrendi. onlara bir ders vermeyi düşünmüyordu, buna aldırış etmemeyi öğrenmişti. bu ruhsal yücelme, Martin'in kitapta atıfta bulunduğu, Nietzsche'nin üstinsan modeline uygun bir kişilik özelliği olsa gerek.
Martin'i sona götüren esas şey aşk değildi, saf aşkın imkansızlığı değildi. onu sadece aşkın değil, tüm duyguların sahte ve sosyal statüye bağlı oluşu ve bunun getirdiği 'kainata sığamamak, insanlara tahammül edememek' hissi yok etti. Martin önceleri proleter idi ve alt sınıfının mutlu insanıydı. rastlaştığı üst sınıf hayatına tanık olunca bu yaşantıya imrendi ve bireysel gelişimini gördükçe öz sınıfına nefretle ve küçümseyen bir gözle bakmaya başladı. buna mukabil, yeni sınıfının buhranı onu öz sınıfına geri döndürtmeyecek kadar yıpratmıştı.
Jack London esasında bir sosyalist, yani toplumcu. sosyalist kişi bireyciliğe zıt olup, bireyciliğin çıkarcı yanına muhalefet eder ve toplumu benimser, alt katmanı öne çıkarmak suretiyle her katmanı kolektif olarak düşünür. ancak London, Martin karakterini bireyci olarak ele alıp bireyciliğin yok edici kötü yanını bize aktarmak istemiş ve nihayetinde bunu unutulmaz bir eserde bize geçirebilmiştir. kitap aynı