Aradan belli bir zaman geçti ve bir de yeni yıla giriş yaptık hep birlikte. Büyük hayaller, büyük çabalar, başaramayışlar, yeni kurulan düzenler, yıkılan algılar, hayal kırıklıkları, öfke nöbetleri, kendinden vazgeçişler, hayattan kopuşlar, duraksamalar, yeni algılayışlar ve sonucunda kendini kabullenme ile yılı bitirdim. Sonucunda bakıyorum da belli bir süredir yoğunlaşan ve giderek hakim olan bir dönüşümün içerisindeymişim. Bunu başlatan kişiye ve bitiren kişiye baktığımda benzer özellikleri görebiliyorum. Sonucunda vardığım kişi ise başlangıçtaki kişiden çok da farklı değil. Aradaki fark huzursuzluğun azalması ve kendine sarılma, kendini kabullenme ve hayatı yaşama isteğinin, varoluşun olduğu gibi kabullenilmesi olarak görünüyor şu sıralarda. Birkaç sene önce söylemiştin kendine, ‘kendimi aramaya gidiyorum, belki bulacağım belki de tamamen kaybolacağım’ diye. Şimdi geldiğin noktada artık kendimi bulmuş haldeyim. Buradan nereye giderim bilmiyorum tabi, insan kendisini bulduktan sonra nereye doğru gitmeli bunun objektif bir cevabı hiçbir zaman olmadı. Yazılan bunca kitap, kurulan bunca dünya görüşü hep bu yüzden eksik kaldı. Çünkü herkes farklı algılar içerisinde yaşıyorken hayatın içerisinde tek bir cevabın olması mümkün değil. Bunu biliyorsun artık değil mi? Artık yapılması gereken bir şey varsa o da yaşamak, kendini, düşüncelerini, hislerini yargılamaksızın, olduğun gibi varolmak. Kitapların arasında, müziğin seni götürdüğü hislerinin içerisinde, olduğun gibi yaşamak.
Şu sözleri hiçbir zaman unutmadan;
“On my dying bed I'll say, the best is yet to come”
Baktın yaşamak manasını yitiriyor, o zaman Cioran’dan aldığın hislerin gibi, her zaman çıkış kapısı senin ellerinde. Varoluşunun tadını çıkar, sonuçta “Vakit varken tomurcukları topla. Zaman hala uçup gidiyor ve