Büyükler, ne zaman dünyanın pisliğine batsalar, çocuklara sarılırlar. Çocukların temizliğiyle yıkanmak, arınmak isterler. Ama çocuklar da büyüdükçe kirlenirler. Ve sonra da onlar sarılacak çocuk ararlar. Büyükler, dünyanın pisliğinden kaçmak için çocuklara sarılmak yerine, dünyayı pislikten arındırmanın gerekli olduğunu ne zaman anlayacaklar?
Gece yarısı uyanmak, hayata parantez açmak gibidir. Her şey durmuştur. Zaman durmuştur. İşler durmuştur, bütün oyunlar durmuştur. Hiçbir şeyi kaçırmayacağını, hiçbir şeyden geri kalmayacağını bilerek, bunun rahatlığı içinde, sakin ve telaştan uzak, düşünürsün. Bu bazen, keyiflidir. Âşıksan ve sevdiğinin seni sevdiğini biliyorsan, O'nu düşünürsün. O da seni düşünüyordur, bilirsin. Hayaller kurarsın. Sessizliği ve karanlığı, istediğin seslerle ve renklerle doldurursun. Ama evin içi mutsuzlukla doluysa, gece yarısı uyanmaları, insana acı verir. Zaman geçmez ve acılar uzar. Gelip seni kurtarsın diye uykudan medet umarsın...
Babaannem, benim hayatımda yer eden ilk tarihçi, hem de ilk edebiyatçıdır. O bunu hiç bilmedi. Çocukken, bunun böyle olduğunu ben de bilmiyordum. Sonraları anladım. Çanakkale Savaşı'nı, lapseki'yi, Atatürk'ü, bana ilk Babaannem anlattı. Şehitleri anarken gözleri dolardı. Böylece, minnet duygusunu içime ilk nakşeden de Babaannem oldu. Sonradan öğrendim ki, yalnızca iki gün evli kaldığı ilk kocası, İstanbullu Selahattin Bey, Conk Bayırı'nda bir Anzak kurşunuyla şehit olmuş...
Evet baba, senin çok borcun var. Karından esirgediğin bir kocalık borcun var. Çocuklarından esirgediğin babalık borcun var. Ben kapına geldiğim, sana sığındığım zaman benden esirgediğin bir yuva borcun var. Senin çok borcun var baba! Borç istiyorsun! Sen önce karına, çocuklarına, bana olan borçlarını öde, ondan sonra yeniden borç iste!