Wittgenstein, eğer doğru anladıysam, psikanalizin konumuna çok yakın bir konum alır. Şöyle söyler: "Benim amacım, gizli bir saçmalıktan apaçık bir saçmalığa geçmeyi öğretmektir." "Sonunda beni anlayan (önermelerimi) anlamsız bulacaktır." Psikanaliz Wittgenstein'ın bıraktığı yerden başlar. Sorun dilin hastalığı değil, insan denen hastalıktır.
Rilke, sanatçıyı "hareketleri hücresinin duvarlarıyla engellenen bir dansçı"yla kıyaslar. "Adımlarıyla ve kollarının sınırlı sallanmasıyla ifade bulamayan dudaklarında bir tükeniş olur, aksi halde yaralı parmaklarıyla duvarlara bedeninin yaşanmamış hatlarını kazımak zorundadır". Sanat doğal içgüdülere sadık, dolayısıyla çocukluğa sadık bir yaşam yoludur: "Özgün amaçlar hatırına bir özdenetim ya da özsınırlama değil, kendini sakınımsız bırakmadır; dikkat değil, ama bilgece bir körlüktür; sessizce ve yavaşça sahip olunan şeyleri artırmak için çalışmak değil, dayanıksız tüm değerlerin sürekli bir israfıdır. Bu varlık biçimi belli bir naiflik ve içgüdüsellik taşır, ve en iyi neşe dolu bir güvenle, yani çocuklukla karakterize edilen bilinçdışı sürecine benzer." Çocuk "şeyIeri kaybetme endişesi taşımaz". Çocuğun duyduğu herşey sevgisinden geçer ve sevgisiyle aydınlanır: "Ve bir zamanlar sevgisinin aydınlattığı herşey bir imge olarak kalır, silinmez, ve imge sahip olunan şeydir; çocuklar bu yüzden böyle zengindir.........
...........Belki Rilke'nin psikanalist tarafından tamamlanmaya ihtiyacı
vardır. Öte yandan da, psikanalitik formülasyonlar Rilke'nin yanına konduklarında tarumar olmuş buğday tarlasının kurumuş sapları gibi görünür. Psikanalist, Freud gibi, "biz, diğerlerinin canımızı yakan belirsizlikler ortasında el yordamıyla durmaksızın yolumuzu ararken, doğru dürüst bir çaba bile harcamadan kendi duygu girdaplarından en derin hakikatleri bulup çıkaran" şairin kapasitesini kıskanmalıdır.