Uzun bir aradan sonra ilk defa inceleme yazıyor olmanın gerginliği var üstümde, o yüzden kalemimi mazur gör.
İnceleme yazmak için neden bu kadar beklediğimi ben de bilmiyordum, ta ki Gece Yarısı Kütüphanesi'ni okuyana kadar. Anladım ki ben, kalbime dokunan kitaplar üzerine konuşmayı daha çok seviyorum. Lise yıllarımda hep bu tarz kitaplar okumuş ve inceleme yazmışım. Üniversiteye geçtikten sonra roman okumadım desem yeridir. Alana dair yahut daha bilimsel bazlı eserlere öncelik verdim ve anladım ki bu beni doyurmamış. İçimde bir boşluk kalmış... Kitabı abartmayacağım ama bendeki tesirini olduğu gibi aktaracağım:
Romanda Nora adında bir kız var. Hayatta pişmanlıkları olan, heybesinde iyikilerden çok keşkeleri biriktiren bir kız. Koskoca gezegende sıkışıp kalan, kendisine asla tahammülü olmayan biri... Ölümle yaşam arasında kalıp ölmeyi seçiyor. Peki sonra?
Ölmek midir kurtuluş yolu, ya farklı bir karar verseydi. Daha yaşanmamış günlerin yaşanmaya değer olmadığı kanısına nasıl varılabilir ki?
İntihara teşebbüs edip gözlerini usulca kapadığı anda kendisini bir gece yarısı kütüphanesinde buluyor ve bu hayatın sonsuz olasılıkları içinde bir sergüzeşte atıyor ilk adımını. Mesele de bu değil mi zaten; tahta kuru mu yaş mı bilmeden de olsa o adımı atabilmek, yaşadım diyebilmek.
Kitabı okurken ilk başta oldukça ütopik gelebilir ama bilhassa son kısımlarda sayfaların gözlerimden, kalbime doğru hızla aktığını hissettim. Okurken ben Nora olmuştum. Pişmanlıklarım yüzüme tokat gibi çarptı. Kaybolmuşluğum karşıladı beni satırlarda. Hayatımın aldığım kararlardan etkileneceğini ama daha alınabilecek bir sürü karar, yaşayabileceğim bir sürü gün olduğu beni unuttuğum bir gerçekle yan yana koydu: Umut etmek.
Öyle bir zamanda tanıştım ki bu eserle; engebeme düzlük oldu sanki. Lafı bu