Her şey bir trende başlamıştı. Saka kuşunun cıvıltısının ve küpe çiçeğinin kokusunun eşlik ettiği bir tren yolculuğu.
Aslında hayat da bir yolculuktan ibaret değil midir? Nerden nereye gideceğini bilemezsin, yaptığının yanlış mı doğru mu olduğunu anlayamazsın, yolun başında mısın yoksa sonunda mısın öğrenemezsin. Sadece yoldasındır. Meçhule giden bir yolda...
İşte Edebiyat ressamı Mustafa Kutlu da bu yolculuğu anlatıyor, trenle başlayıp trenle biten uzuun bir hikâyeyi, o uzun yolculuğu anlatıyor. Hoş anlatmaktan ziyade resmediyor desek daha doğru olur sanırım. (yukarıda da dediğim gibi) edebiyat ressamı olan Mustafa kutlu yazılarını sadece yazmaz, aynı zamanda da resmini çizer. Çünkü gözlem ve betimleme yeteneği çok yüksektir. Elindeki kalemle, kağıda yazı yazarken sanki bir yandan da fırçayla tuvali renklendiriyor. Onun hikâyelerini okurken insan kendini resim sergisinde gibi hissediyor. Her şey berrak, her bir kare incelikle işlenmiş, özenle boyanmış, detaylar asla atlanmamış. Ama en önemlisi de her pazar önünden geçtiğimiz kitapçıların aslında sadece kitapçıdan ibaret olmadığını anlatandır Mustafa Kutlu. Kim bilir o kitapçılarda ne hayatlar gizlidir. Tozlu rafların arasında kalmış eski kitapların içinde ne kara sevdalar saklıdır kim bilir...
Yazarımızın bu kadar sevilmesinin sebebi de budur belki. Bizden olan ama asla fark etmediğimizi bize farkettirir. Bu hikâyede de bence bunu anlatıyor. Hüzünlü kasabalarıyla, aklımıza bile gelmeyen daktilo tıkırtılarıyla, ömrü hayatımızda acaba kaçımızın beslediği saka kuşuyla, bizi kendimizle baş başa bırakıyor. Hele bir de o samimi dili yok mu? Öylesine bir yazar değil de bir yâren gibi anlatıyor olanları. Ali’nin eşine duyduğu aşkı, adalet arayışını, yazmak uğruna ömür geçirmeyi, ah bu gençlik dedirtecek cinsten