Berceste

Berceste
@Utopyamm
•Kendini bu çağdan sakınanı sev... #73176297 #70469623
Yaşamak?
9/10
·296 syf.·
2026 4. kitabı
Uzun bir aradan sonra ilk defa inceleme yazıyor olmanın gerginliği var üstümde, o yüzden kalemimi mazur gör. İnceleme yazmak için neden bu kadar beklediğimi ben de bilmiyordum, ta ki Gece Yarısı Kütüphanesi'ni okuyana kadar. Anladım ki ben, kalbime dokunan kitaplar üzerine konuşmayı daha çok seviyorum. Lise yıllarımda hep bu tarz kitaplar okumuş ve inceleme yazmışım. Üniversiteye geçtikten sonra roman okumadım desem yeridir. Alana dair yahut daha bilimsel bazlı eserlere öncelik verdim ve anladım ki bu beni doyurmamış. İçimde bir boşluk kalmış... Kitabı abartmayacağım ama bendeki tesirini olduğu gibi aktaracağım: Romanda Nora adında bir kız var. Hayatta pişmanlıkları olan, heybesinde iyikilerden çok keşkeleri biriktiren bir kız. Koskoca gezegende sıkışıp kalan, kendisine asla tahammülü olmayan biri... Ölümle yaşam arasında kalıp ölmeyi seçiyor. Peki sonra? Ölmek midir kurtuluş yolu, ya farklı bir karar verseydi. Daha yaşanmamış günlerin yaşanmaya değer olmadığı kanısına nasıl varılabilir ki? İntihara teşebbüs edip gözlerini usulca kapadığı anda kendisini bir gece yarısı kütüphanesinde buluyor ve bu hayatın sonsuz olasılıkları içinde bir sergüzeşte atıyor ilk adımını. Mesele de bu değil mi zaten; tahta kuru mu yaş mı bilmeden de olsa o adımı atabilmek, yaşadım diyebilmek. Kitabı okurken ilk başta oldukça ütopik gelebilir ama bilhassa son kısımlarda sayfaların gözlerimden, kalbime doğru hızla aktığını hissettim. Okurken ben Nora olmuştum. Pişmanlıklarım yüzüme tokat gibi çarptı. Kaybolmuşluğum karşıladı beni satırlarda. Hayatımın aldığım kararlardan etkileneceğini ama daha alınabilecek bir sürü karar, yaşayabileceğim bir sürü gün olduğu beni unuttuğum bir gerçekle yan yana koydu: Umut etmek. Öyle bir zamanda tanıştım ki bu eserle; engebeme düzlük oldu sanki. Lafı bu
Gece Yarısı KütüphanesiMatt Haig · Domingo Yayınevi · 202598,3bin okunma
Reklam
İlkbahara Çağrı~
10/10
·159 syf.·
2021 1. kitabı
Kitabın adı bile okumadan önce çok şey anlatıyor bence. İnsanlığın dirilişi. Ağır ve taşıması da bir o kadar zor bir başlık. Sezai Karakoç değinmek istediklerini yüzeysel olarak değil de daha detaylı anlatmış. Bunun sebebi insanlığı dünden bugüne getiren noktaların çok önemli olması ve üstünde durulmasının doğru olduğunu düşünmesinden kaynaklanıyor. Şimdi değindiği noktaları birer birer ele almak isterim. Öncelikle yazmaya rönesans döneminden başlamış. Birçok insanın bildiği gibi rönesans batının, İtalya’dan gelen bilim insanları sayesinde; bilimde, felsefede, sanatta ve müzik alanında gelişmesidir. Ama Sezai Karakoç bu gelişmenin perde arkasını gözler önüne sermiş: İlk olarak batının, ardından da ona hayranlıkla bakan milletlerin yaşadığı buhranları, bu psikolojik sorunlardan kurtulabilmek için ciddi bir anlam arayışına girmelerini ve bu insanların ne kadar aciz olduklarını derin ruh tahlilleri ile açıklamıştır. Bu açıklamalar o kadar derin ki anlamak için insanın ruhunu ve zihnini tamamen boşaltıp kendini kitaba bırakması gerekiyor. Ama insan gerçekten tüm dikkatini verip kitabı okuyunca yazarın ne demek istediğini, daha doğrusu insanlık diye nasıl haykırdığını anlayabiliyor. Bu haykırışın temelinde İslamiyet var. İnsanların İslamiyetle inatlaşması, ona karşı duruşlarının bu yıkımı tetikleyen faktörlerden biri olduğunu söylüyor. Kitabın ana konusu ise; insanın dirilişinin ancak ruhuna, onu insan yapan bütün maddi ve manevi değerlere yönelmesi gerektiğidir. Ancak Sezai Karakoç bunu öyle izah etmiş ki insana kendini sorgulatıyor. “ maddi olan manevi olanın üstünü kapattı mı?” Diye soruyor sanki bizlere. İşte bu yüzden kitabı çok beğendim. Bence insan kafasını dağıtacak Kitaplar okumamalı. İnsan; kafasını, ruhunu, kalbini, vicdanını, dününü, bugününü ve yarınını
İnsanlığın DirilişiSezai Karakoç · Diriliş Yayınları · 20238,1bin okunma
Bizden, İçimizden Biri...
10/10
·115 syf.·
2019 18. kitabı
Her şey bir trende başlamıştı. Saka kuşunun cıvıltısının ve küpe çiçeğinin kokusunun eşlik ettiği bir tren yolculuğu. Aslında hayat da bir yolculuktan ibaret değil midir? Nerden nereye gideceğini bilemezsin, yaptığının yanlış mı doğru mu olduğunu anlayamazsın, yolun başında mısın yoksa sonunda mısın öğrenemezsin. Sadece yoldasındır. Meçhule giden bir yolda... İşte Edebiyat ressamı Mustafa Kutlu da bu yolculuğu anlatıyor, trenle başlayıp trenle biten uzuun bir hikâyeyi, o uzun yolculuğu anlatıyor. Hoş anlatmaktan ziyade resmediyor desek daha doğru olur sanırım. (yukarıda da dediğim gibi) edebiyat ressamı olan Mustafa kutlu yazılarını sadece yazmaz, aynı zamanda da resmini çizer. Çünkü gözlem ve betimleme yeteneği çok yüksektir. Elindeki kalemle, kağıda yazı yazarken sanki bir yandan da fırçayla tuvali renklendiriyor. Onun hikâyelerini okurken insan kendini resim sergisinde gibi hissediyor. Her şey berrak, her bir kare incelikle işlenmiş, özenle boyanmış, detaylar asla atlanmamış. Ama en önemlisi de her pazar önünden geçtiğimiz kitapçıların aslında sadece kitapçıdan ibaret olmadığını anlatandır Mustafa Kutlu. Kim bilir o kitapçılarda ne hayatlar gizlidir. Tozlu rafların arasında kalmış eski kitapların içinde ne kara sevdalar saklıdır kim bilir... Yazarımızın bu kadar sevilmesinin sebebi de budur belki. Bizden olan ama asla fark etmediğimizi bize farkettirir. Bu hikâyede de bence bunu anlatıyor. Hüzünlü kasabalarıyla, aklımıza bile gelmeyen daktilo tıkırtılarıyla, ömrü hayatımızda acaba kaçımızın beslediği saka kuşuyla, bizi kendimizle baş başa bırakıyor. Hele bir de o samimi dili yok mu? Öylesine bir yazar değil de bir yâren gibi anlatıyor olanları. Ali’nin eşine duyduğu aşkı, adalet arayışını, yazmak uğruna ömür geçirmeyi, ah bu gençlik dedirtecek cinsten
Edebiyat
Uzun HikâyeMustafa Kutlu · Dergâh Yayınları · 202345,5bin okunma
İçimizdeki Ateş Hiç Sönmesin!
10/10
·200 syf.·
2020 34. kitabı
Bataklığın içinde kalmış, batmaya başlamış bataklıklar ülkesi. Ve beyaz zambaklar ülkesi. Bahsettiğim bu iki cümle aslında aynı ülkeyi açıklıyor: Finlandiya... Kitabın konusu bataklık içerisinde olan Finlandiya’nın nasıl beyaz zambaklarlara dönüştüğünü anlatmakta. Kitabın adı da burdan gelmektedir. Bataklıklar ülkesi dememin sebebi eğitim seviyesinden tutun da ahlaki çöküntülere kadar birçok problemin olması ve asıl kötüsü de bu problemlerin farkında olan bir halkın olmaması. Fin halkı kendi halinde olan, üretmek yerine tüketen, çalışmak yerine yatan bir toplumdur. Ve bu kendi çöplüklerine o kadar alışmışlardır ki asla geniş düşünmemektedirler. Tabiri caizse üstlerine giydikleri siyah pelerini çıkarmaktan acizdirler. Dış kuvvetlerin içinde barınmaktan kurtulmuş, kendi özgürlüğünü ele alan, üreten, ürettiğini pazarlayıp ekonomisini yüksek seviyelere getiren, eğitim alanında güzel başarılara imza atmış ve bu yükselişi diğer ülkeler ve insanlar tarafından kitaplara konu edinmiş bir millet olmayı kim istemez ki? İşte bu bahsettiğim özellikleri kendinde barındıran ülke, aklını başına devşirmiş yeni Finlandiyadır. Gelin bu ülkenin değişimine bir göz atalım. Yukarda da dediğim gibi başlarda çökük ve zihniyet yapısı olarak kokuşmuş bir milleti görmekteyiz. Ama ardından bu millete “ uyanın, köprüden son çıkış! ” diyen bir başkanla karşılaşıyoruz. Ve bu Başkan hem liderlik yönüyle hem de mantıklı söylemleri ile halkı bir nebze de olsa uyandırmayı başarabilmiştir. Ve halk değişime yapılardan, eğitimden, sağlıktan değil. En basiti kendinden başlamıştır. Kendini değiştirmiş ve temiz düşünen bir halk haline gelmiştir. ( incelememin bu kısmı, kitabın genel itibariyle konusunu anlattığım kısımdı. İzninizle güzel bir kıyas yapalım.) Öncelikle tarih ve coğrafya derslerinde
Tarih
Beyaz Zambaklar ÜlkesindeGrigory Petrov · IQ Kültür Sanat Yayıncılık · 2017124,7bin okunma
Bir İblis Masalı
6/10
·120 syf.·
2020 29. kitabı
Evet bu kitap benim için tam olarak bir iblis masalı. Böyle dememin sebebi: ben bu kitabı okumadan önce Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan kitabını okumuştum. Onun da konusu bu kitabın konusu ile aynı: İçimizdeki şeytansı dürtülere hükmedememek. Tabi bu iki kitabı ayıran önemli bir unsur var: Tolstoy’un Şeytan kitabında hem ana kahramanın içinde hükmedemediği duyguları yani kendi şeytanı var hem de gözlerini üzerinden alamadığı, şeytan diye nitelendirdiği bir kadın. Kitabın konusunu az çok anladınız zaten. Ben de şimdi kitap ile ilgili dikkatimi çeken noktalara değinmek istiyorum. Yazar, Anna Karenina’yı yazdıktan yaklaşık on yıl sonra 1898 Kasım’ında Şeytan adlı bu uzun öyküyü kaleme almıştır. Sabattin Ali ise İçimizdeki Şeytan kitabını 1940 yılında yazmıştır. Ve kitabın konusu da dahil olmak üzere, karakterlerin kendilerinden kaçmaları, iradesizlikleri, yaptıkları şeyleri bir başkasına yükleme çabaları birbirine çok benziyor.( Belki de Sabahttin Ali de Tolstoy’un kitabını okuyup etkilenmiş ve bu tarz bir kitap yazmıştır. Kim bilir :)) Kısacası kitabı genel anlamda beğendim. 1 puan kırmamın sebebi de bu tarzda yazılmış olan İçimizdeki Şeytan kitabı kadar beni etkilememiş olması. Okumayı düşünenler için şimdiden keyifli okumalar.
ŞeytanLev Tolstoy · Bordo Siyah Yayınları · 20184,499 okunma
Reklam