Göz kapaklarımın ve alnımın uzun süredir nöbete duran asker gibi dimdik kasıldığını ve gerildiğini hissediyorum. Şimdi, en azından şu an, "barış zamanındayız! Bu saatte de kimseler gelmez!" diyen yeni yetme bi' çavuşun aldığı o abuk karardan alıyorum ve kendimi bırakıyorum... Pek eskiden edindiğim bi' bilginin neticesinde; beşerden kemiklerini çıkarsak tulum peyniri gibi yere yapışıverir, öğretisinin peşindeyim. Kemiklerim yerinde olsa gerektir lakin bâtini alemde bugün, mutlaka! Sürüngengillerden birini oynuyorum... Esasında şunu da istiyorum; ritmin ahengi ve yılların birikimiyle gözlerini kapatıp başını sağa sola savuran bilge bi' piyanist gibi içimdekileri, bu minvalde buraya işlemek istiyorum lakin içtima-i iç sesim buna mâni oluyor. Neymiş efendim; kelimeleri oturaklıca yerine oturtamazsam, nen bileyim, cümlenin raksını bozarsam ve hataya bulaşırsam yazdığım metnin bir anlamı ve güzelliği kalmazmış... İşte şimdi, en azından şu an, bunları da es geçiyorum. Çünkü batini alemde bugün, sürüngensem de piyano başındaki bilge bi' piyanisti de canlandırıyorum...
Bilirsiniz, insanoğlunun başından iyi/kötü bir çok vakıa geçer. Gün gelen de aklara karışınca insan; bütün bu misalleri menkıbeymişcesine eşine, dostuna anlatıverir. Yaşanılan zorluk ne derece kallavi ise işte o derece anlatı uzar. Hele ki bizler, "beş"e "on" demeyi sevenler, "koca memlekette kahvemi koyacak bir düz yer dahi bulamadım" mübalağasıyla dizeriz kelimelerimizi... Belki de ne anlatacaksam "Çelebi"den kalma memleketdaşlığımın da etkisiyle anlatacağım...
Eşref-i mahlukatın en eşreflisi gibi "Taif"te taşlanmadım. Ama sevgili okur, modern çağın çıt-kırıldım insanlarından biri olarak kimi yaşantılarımda, bu "hüzün yılı" geliyor aklıma. “Allahım, güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü