Kelimeler ne zaman sözlüklerden çıkıp yan yana gelirler, ne zaman üçlü beşli gruplar oluştururlar, o zaman başlar heyecan. Tek başlarına taşıdıkları küçük çuvalı sırtlarından indirip beraberce dağları taşımaya kalkışırlar. Çağrışım o kadar büyük bir güçtür ki dağları taşımakla kalmaz nehirleri de tersinden akıtabilir. Çağrışım öyle bir sihirdir ki şapkadan tavşan da çıkarabilir, kelimelerden kan da. İlkinin adı hokkabazlık, ikincisinin adı sanattır.
Dün bir tablo gördüm. Renkleri çiğ, hatları keskindi. Bu olsa olsa gerçeküstü akımın temsilcisi bir ressam tarafından yapılmıştı. Ağız, gözlerin yerinde, gözler ağzın yerindeydi. Kulaklar yoktu. Gördüğüm bu tabloda gerçeğin yarısı sessiz sedasız -belki de gürültülü bir şekilde- ortadan kaldırılmıştı. Büyük pedagog John Stuart Mill, "En büyük kötülük, gerçeğin parçaları arasındaki şiddetli çarpışma değil, gerçeğin yarısının sessiz sedasız ortadan kaldırılmasıdır," demiyor muydu?
O ne, otobüsün tavanındaki küçük lamba yeniden yanıyor ve loş ışığın altında Albert Schweitzer'in şu sözlerini okuyorum: "Başkalarından üstün neyiniz varsa; sağlık, üstün yetenek, başarı, mutlu çocukluk çağı, düzenli aile hayatı... Hiçbirinden doğal malınızmış gibi yararlanmamanız gerekir. Tümünün karşılığını vermelisiniz. Hayatınızı eşsiz yücelikte bir sunuyla öbür hayatlara adamalısınız."
Sevgili Dost,
Yazın buharlaşmayacak, kışın donmayacak, sonbaharda yapraklarını dökmeyecek, yani hep aynı kalacak, ya da artacak sevgi. Altını görünce gümüşten, gümüşü görünce bakırdan vazgeçmeyecek. Tagore gibi, "İstediğin zaman lambayı söndür. Senin karanlığını da tanır ve severim," diyecek.