"Francesca, çektiğin azaplar karşısında gözlerimden acıma ve hüzün yaşları dökülüyor. Fakat söyle bana:
Tatlı tatlı göğüs geçirdiğiniz demlerde ne oldu, nasıl oldu da, aşk kalplerinizin gizli duygularını öğrenmenize imkân verdi?"
O, dedi ki:
"Sefalet içinde, mutlu anları hatırlamaktan daha büyük acı olamaz insan için, bunu senin rehberin de bilir. Fakat aşkımızın nasıl başladığını öğrenmeye bu denli istekli isen, gözyaşı döke döke konuşan bir kimse gibi, isteğini yerine getiririm...
Günlerden bir gündü. Tek vakit geçsin diye Lancelot'un menkıbelerini ve Aşk'ın ağına nasıl düştüğünü okuyorduk. Yalnızdık, hiçbir şeyden kuşkulanmıyorduk.
Kitabı okurken birkaç kez göz göze geldik ve rengimiz soldu, fakat o bir nokta bizi yendi.
Bu büyük âşığın, sevgilisinin gülümseyen dudaklarını nasıl öptüğünü okuduğumuz zaman, benden asla ayrılmayacak olan sevgilim, ürpererek dudaklarını dudaklarımın üzerinde kenetledi..."
Doğum gününün akşamı Delgadina'ya şarkının tamamını söyledim, sonra da vücudunun her yanımı soluğum kesilene kadar öptüm: omurgasını gevşek kaba etlerine kadar, omur omur, beninin bulunduğu yan tarafını, sonra da hiç tükenmeyen kalbinin bulunduğu öbür yanını. Ben öptükçe bedeninin sıcaklığı artıyor, vahşi bir koku çıkarıyordu. O da bana teninin her santiminde yepyeni titreşimlerle karşılık verdi, her bir santimde farklı bir sıcaklık, kendine özgü bir tat, yeni bir inilti buluyordum, tüm bedeni ta içinden bir arpej tınısıyla art arda yankılandı ve meme uçları ben dokunmadan tomurcuklandı.
Kız gülümsedi, uzanıp yatıvermiş bir ceylan gibi kapıya doğru döndü, tüm bedeniyle kendini gösterdi bana. Odanın içi onun mahremiyetiyle ağız ağıza doluydu sanki. Tam çırılçıplak da sayılmazdı, çünkü tıpkı Manet'nin Olympia'sı gibi kulağında turuncu yapraklı zehirleyici bir çiçek vardı, ayrıca sağ bileğinde altın bir halka bilezik, boynunda da ufak incilerden bir gerdanlık taşıyordu. Ömrümün geri kalanında bunun kadar aklımı başımdan alacak bir şey görebileceğimi hayal bile edemezdim, haklı çıktığımı bugün doğrulayabilirim.