ısrarla “onun emri gereği” ülkeleri fethetmek, boyun eğmeyenleri öldürmek zorunda olduklarını söylüyorlardı. oysa bir tanrının, yarattıklarının birbirine böylesi vahşetle saldırmalarını asla istemeyeceğini, bu en az diğeri kadar iyi ve kötü, en az diğeri kadar haklı ve haksız insancıkların birbirine zulmetmelerini emretmeyeceğini düşünemiyorlardı. onun “öldürün, fethedin!” diyen sesi yoktu, hiç olmamıştı, ama her şeyi “onun adına” yaptığını söyleyenler vardı. papazlar, şeyhler, imparatorlar sürekli onun adına konuşup insanları birbirinin düşmanı, işgalcisi, katliamcısı kılıyorlardı. her şeyi onlar yapıyor, ülkeleri fethettiriyor ve kendi mülkleri haline getiriyorken, yönetilenlere bu fetihlerden çöplenmek veya ölmek kalıyordu; başkasının meşru haklarına, meşru mallarına ve bedenlerine dokunulamayacağı evrensel ahlak kuralını çiğnemek, insanlıklardan yana erozyona uğramak pahasına… sonuçta birilerinin bir şeyler adına egemen olma yönelimleri, bu kısacık hayatın birbirini takip eden nesillere zehir edilmesiyle sonuçlanıyordu.