Selam dostlar Nar Ağacının Altında’yı okuduğumda, zihnimde berrak bir tanım yerine somut ve tanımlanamaz bir kütle birikti. Bazı metinler vardır; noktası konulduğunda susmaz, aksine o ana kadar biriktirdiği tüm sessiz verileri zihninize boca eder. Bu kitap da benim için kuluçka süresi son sayfada başlayan, zamana yayılan bir duygusal asimilasyon süreci oldu. Hikâyenin zihnimde açık bir yara gibi sızlamaya devam etmesi, yazarın asıl meselesinin makro olaylar değil, insanın içine yerleşen o infilak etmemiş sükûtların ağırlığı olmasından kaynaklanıyor. Zamanında telaffuz edilmemiş her sözcük ve ertelenmiş her yüzleşme, karakterlerin ruhsal yapısında tektonik bir gerilim yaratırken; anlatı, fısıltıların yarattığı o sağır edici uğultuyu merkeze alıyor. Buradaki iletişimsizlik sadece bir eksiklik değil, başlı başına bir psikolojik bariyer ve karakterlerin kaderini belirleyen bir ket vurma biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Anlatının geçtiği atmosfer, tam bir liminalite, yani eşikte olma halini hissettiriyor. Ne ait olabilen ne de tamamen kopabilen, o arafta asılı kalmış ruhların coğrafyası, insanların kararlarındaki ambivalans ve bakışlarındaki donuklukla perçinleniyor. Okurken idrak ettiğim en acı gerçek şuydu: İnsan bazen fiziksel bir mekâna değil, donmuş bir oluş haline hapsoluyor ve bu hal, gardiyanı olmayan bir hapishaneye dönüşüyor. Bu hapishanenin duvarları ise masumiyetin geçirgenliğiyle örülüyor. Kitap masumiyeti romantize etmek yerine, toplumsal ve bireysel çıkarlar uğruna nasıl sessizce feda edilebildiğini gösterirken; sadakati büyük yeminlerle değil, mikro anlarda verilen tavizlerle sınıyor. Karakterler, ahlaki bir sarkaç gibi iyiyle kötü arasında savrulurken, kendi karanlıklarıyla hiç beklemedikleri bir otoportre aracılığıyla tanışıyorlar.
Sona yaklaştıkça