Nevzat Başkomiserle yaptığımız uzun soluklu tarih gezisi beni İstanbul'un geçmişiyle tanıştırdı, geçmişe döndüm geçirilmemiş yılların acısına. Krallar, sultanlar, padişahlar mimarlarla görüştüm. Nice Entrikalar, ölüm fermanları, aşklar, ihtirislar, hayal kırıklıkları ile karşılaştım. Hem hüzünlendim, hem güldüm, yeri geldi hadi ama bu kadar da basit olamaz dedim. Dediğimde boğuldum çünkü derinliğini sonradan anladım. Bugüne geldim İstanbul'a baktım gözlerim karardı güneşi göremedim yüksek binalardan, hafriyatın tozundan. Eve girdim, oturdum çalışma masama ve şu an unutmadan, aklımdakileri yaşadığım duygularla beraber kağıda dökmeye çalışacağım. Kalemim keskin olsun.
" Byzantium'un efsanevi Kralı Byzas'la ilk Sarayburnunda karşılaştım yani körler ülkesinin(Kadıköy) karşısında.
Zamanım az olduğundan aceleyle Konstantinopolis dönemine gittim. Hıristiyanlığı ilk kabul eden Roma imparatoru 1. Konstantin'i gördüm, milattan sonra 330 yıllarında Roma'nın başkenti seçilen bu şehre bakarken, gelecekte gökdelenlerle dolacak ıssız, uçsuz bucaksız topraklara bakakaldım, birden bir sarsıtı geçirdim.
Denizi görebileceğim yükseklikte olan bir surun üzerindeydim. etrafıma bakındım Nevaz Başkomiseri gördüm. N'oldu, neredeyiz der gibisinden bir bakış attım. Anladı bakışlarımdan tabi, ne de olsa tecrübeli bir polisti. 'Konstantinopolis'in yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlayan surlardasın, arkanda da adını bu surlara vermiş, surları yaptıran 2. Teodosius' dedi.
Arkamı dönüyordum ki Ayasofya'yı gördüm. Neler olduğunu anlayamadım ama zamanda yolculuk yaparken vakit çok hızlı geçiyordu herhalde, aynı, zamanı yakalamaya çalışan zavallılar gibiydim. Mevlana'nın sözü geldi aklıma 'Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim.' Bu mükemmel tapınağı yaptıran Jüstinyen,