“İstemek,” dedi ölçülü bir sesle, “ilginç bir sözcüktür. Yoksunluğu anlatır. Bazen o boşluğu başka bir şeyle doldururuz ve ilk baştaki istek bütünüyle kaybolur. Belki de senin sorunun istemek değil, yoksun olmak. Belki de cidden yaşamak istediğin bir hayat var.”
Nasıl bitti anlamadım. Kahramanımız Nora hayatın berbat gittiğine inandığı her şeyini birbir kaybedip kendinin işe yaramadığını hissettiği depresif bir dönemde hayatta ümidini kestiğini bir anda kütüphaneyi keşfediyor. Psikolojik çıkarımlar yapmadan Nora’ya farklı hayatlar yaşatarak her yaşamda ufak değişikliklerle büyük sonuçlar elde etmiş kelebek etkisi denilen bir sürece giriyor. Nora her yaşamda onu derinden üzen olaylar ve birazda heyecanlandıracak ilişkiler yaşıyor. Hatta bir yaşamında hangisi olduğunu belirtmeyeyim kendi gibi biriyle tanışıyor ondanda kısa sürede bişeyler öğreniyor. Nora çok fazla hayat yaşıyor ve bunlardan son denemesinde hayatı yaşamak istediğini hissediyor bütün akışta burda değişiyor. Biten pişmanlıklardan yer açıldığında kendi sesini duyabiliyor… Müzik aletleri satan dükkana Tel teorisi adını vermiş olmaları ayrıca tatlı bir detay. Satranç vurgusu ve kütüphane görevlisi bayan Louise Elm’in Noranın hayatındaki önemine vurguyla varlığı ve hep yol göstericiliği yine güzel bir detaydı. Psikolojik çıkarımlar olmadan kelebek etkisi olması kitabı fantastik bir hale getirmiş bu da kitabı eğlenceli yapıyor. Çevirmeni Kıvanç Güney’i tebrik tebrik etmek istiyorum. Çeviri romandan çok sanki bir Türk yazar okur gibi okudum. Kitabı öneriyorum ve Matt Haıg diğer kitaplarınıda okumayı planlıyorum.