Okuduklarım arasında beni en çok etkileyen Stefan Zweig eseri, nadide yarım kalmış bir kitap. Kısa zamanda bitirdiğim hikaye tadında bir romandı. 1900 ve 1930 yılları arasında geçtiği için o yılların tadına vardım diyebilirim. Hatta o yıllara kitabın kahramanları sayesinde farklı açılardan bakma imkanım da oldu. Kitap Clarissa ile beraber ilerlediği için ana kahramanın gelişimine ve yaşadıklarına şahit oluyoruz. Spoiler vermek istemiyorum fakat kitabın ortalarına doğru yazar nezdinde bazı şeyler değişti sanırım. Farkedilir derecede olay akışı negatif etkilenmiş. Ayrıca akıcı metinler yerini düz metinlere bırakıyor. Değişen bazı şeyler Stefan Zweig’ın intiharı ve kitabın’ın yarım kalması olsa gerek. ;)
Kitabın bende bıraktığı bir diğer farkındalık ise Siyasetçilerin insancıl kisvesi altında yatan ama aslında tamamen hayvansal dürtüleri neticesinde gelişen korkunç bir savaş. Masum insanların gelişen savaş ortamında çektiği ayrılıklar, acılar ve ölüm…
“Clarissa vazgeçti. Yıllarca yalnız kalacağını düşündü. Susması gerekecekti, her zaman. Ne ağabeyine ne de babasına açılabilirdi. Her yerde yalnızdı, her yerde sırrıyla yapayalnızdı. Ağabeyine sarıldı. İlk kez içinden gelmeden sarıldı ona. Burada önem verdiği hiç kimse yoktu; ne babası, ne ağabeyi, ne evi ne de vatanı. Her şey ona karşıydı. Babası oğluna sarıldı. Clarissa anlamıştı: Ağabeyi ölüme gidiyordu. Yine de onu düşünmüyordu, aklı diğerindeydi, her şeyi olan diğerinde.”