Eğer varlığımızın en derin katmanlarında sonsuzluğun kaynağından pay aldığımızın ve onunla her zaman hayatı yenileyebileceğimizin gizlice farkında olmamış olsaydık, bu kısa zaman aralığının parmaklarımızın arasından kayıp gitmesini görmek belki de bizi çılgına çevirirdi.
"Yaşadığın ve yaşamakta olduğun bu hayatı, yeniden ve sayısız kere daha yaşamak zorunda kalacaksın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak: Yaşamındaki her acı, her sevinç, her bir düşünce ve her bir soluk, tarif edilemeyecek kadar küçük ya da büyük her şey, arka arkaya ve aynı sırayla, sana dönecek - ağaçların arasından süzülen şu alacakaranlık ve şu örümcek bile, şu an ve ben kendim bile. Varoluşun sonsuz kum saati, içinde toz lekesi olan sen ile yeniden ve yeniden baş aşağı çevrilecek."
Schopenhauer, yaşamın özünün acıdan oluştuğunu düşündüğü için, hayata gelmeyi, rahatsız edici bir an olarak yorumlar. Ona göre bizler, henüz doğmadan önce, hiçliğin mutlu sessizliği içindeydik. Ancak dünyaya gelerek, rahatsız edildik.
Başka bir ifade ile kozmik iradenin yönettiği dünyada mutluluk yoktur. Bu hayattan geçen herhangi bir ruh, bir süreç olarak mutluluğu tatma imkanı bulamamıştır. Özünde herkes, yarım ve eksik hisseder.
“Düşünüyorum da… Ne kadar küçük alan kaplıyorum… Hakkında hiçbir şey bilmediğim ve benim hakkımda hiçbir şey bilmeyen uzayın sonsuzluğu ve sınırsızlığında kaybolup gitmişim. Bir korku sarıyor beni, orada değil de burada olmam için, o zamanda değil de şimdide yaşıyor olmam için hiçbir neden yok. Kim koydu beni buraya?”
Blaise Pascal