... İç cebimden keseyi çıkardım. Bu kese, bıçaktan sıyrılır gibi kan ter içinde kurtulduğum o günlere dönmemek için kullandığım bir çıkış yoluydu. Adım seslerinin ne kadar yakınımda olduğunu umursamama gerek kalmayacaktı. Kusursuz bir plandı.
Metal adım sesleri gıcırdayarak olduğumuz sokağa döndü.
"Ne yapıyorsun?"
Az önce maskelediği duygularının arasında endişe parçaları açıkça görülüyordu. Az önce bana yaptığı gibi, sorusunu görmezden gelip cevapsız bıraktım. Ne de olsa bu sessizlik onunki kadar acı verici olmayacaktı. Keseyi ters çevirdiğimde toz avucuma boşaldı. Titreyen göz bebeklerine bakmamak için nefes alacak kadar daha bekleyemezdim. Tozu ona doğru üfledim.
Alessia öksürükler arasında elini havaya savurdu, eğer dikkatli bakmıyor olsaydım, fark edemeyeceğim pırıltılar bedenini sarmalıyordu. Ayakları, bacakları ve elleri yok olurken korkuya karışmış bir şaşkınlıkla bakışlarını aramızda gezdirdi. "Sen..." diyebildi yalnızca. Başına ne geldiği konusunda en ufak bir fikri dahi yoktu ve muhtemelen onu cezalandırdığımı düşünüyordu.
Hayır, dedim içimden. Asıl cezayı sana karşı savaştığım zaman çekeceksin.
Sanki beni duymuş gibi, "Hayır!" diye çığlık attı.
Kelepçe ve demirin birbirine sürtünme sesi etrafta yankılanıyordu. Arkamda olduklarını biliyordum. "Şşşt," diye uyardım. Tamamen silinmiş yüzünden gözlerini görmem imkansızdı. Çok geçmeden sırtıma yakıcı bir acının saplanmasıyla öne doğru savruldum. Alessia'nın belli belirsiz sözleri dudaklarından dökülmeye devam ediyordu. Sesinde bir ağıt duyuyordum. Zihnimdeki her yanı dökülen şehirden yükselen sahte bir ses de olabilirdi.
Buna rağmen, "Sessiz olmazsan iki ölümü daha erkene taşımış olursun," diye fısıldadım. Sıcak bir sıvı belime doğru akıyordu, ayaklarımın altındaki zemini hissetme yetimi kaybediyordum