Ama rüyalar daha acımasızdı. İradeden azade, kendi başlarına akıp gidiyorlar, insanı en savunmasız anında yakalayıp çok daha keskin acılar ya da olmadık mutluluklar yaşatabiliyorlardı. Tüm saçmalığa rağmen sımsıcak, kısacık ama Umman kadar bir hikayenin ortasında uyanmak ve onun bir rüya olduğunu anlamak kadar insana kendini çaresiz, aciz ve zavallı hissettiren başka bir şey yoktu herhalde yeryüzünde.
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge,
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı...
Gönlümün ateşinden başka benim için endişelenen yoktur,
Ne de sabah rüzgarından başka kapımı açan kimse vardır...
O gece her şey onlar içindi sanki. Ay onlar izlesin diye doğmuş, yıldızlar göğe süs olsun diye serpilmiş, Darü'z-Zevk buluşsunlar, bu çatı kavuşsunlar diye yapılmıştı. Sirrah kızı esir tüccarından bu gece için satın almış, annesi kendini oğlu Kamer'ine kavuşsun diye feda etmişti. Hayatlarında o güne kadar gördükleri tüm acılar ve sevinçler, yaptıkları ve yapmadıkları her şey, ama her şey, sadece ve sadece bu gece ve birbirleri içindi sanki...
Dinlemiyordu Aşçıbaşı. Mazereti ne kadar tatlı ve yüce olursa olsun dinlemiyordu. Oysa eğer büyüden bir an olsun sıyrılıp dinlemeyi becerebilse, her şeyden çok kızın nazarında kendi kıymetini anlayacaktı. Hayatı boyunca özleyecek bir şeyi ya da kimsesi olamayan, neredeyse geçmişsiz bir kız çocuğu için "özlemek" denen şeyin ne kadar nadide bir duygu olduğunu çok geç anlayabilecekti Aşçıbaşı...