Faruk İşcan

Faruk İşcan
@Xindros
Kur'an'ın sessiz kaldığı, Havva'nın nasıl, neden ve ne zaman yaratıldığı konularına Kur'an yorumcularının getirdikleri yanıtlar genellikle hadislere dayandırılır ve gerçekten de erkek egemenliğini pekiştirici doğrultudadır. Bu hadislerin "sahihliği"noktasında da tartışma olmakla birlikte, Smith ve Haddad'ın belirttikleri gibi, İslami ülkelerde var olan kadın imgesi daha ziyade bu ataerkil geleneğin öğeleri ile örülmüştür. Kur'an'da Havva'nın Adem'in kaburga kemiğinden yaratıldığına ilişkin herhangi bir anlatımın bulunmadığını pek az Müslümanın bilmesine karşılık, kadının eğri bir kaburgadan yaratıldığını, dolayısıyla da başıboş bırakılmamasını isteyen Peygamber hadisini hemen herkes bilir.
Reklam
Kur'an'da, "kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlalarımızı dilediğiniz gibi ekin " "direktifi" verildiğinde, Allah ile erkek arasında, kadınların aradan çıkarıldığı bir iletişim oluşur. Erkek, bu iletişimin öznesi iken, kadın nesneleştirilir: Allah, erkek ile kadın hakkında konuşur. Müslüman toplumlarda kadının tecriti ve örtünmeye zorlanması yoluyla "korunması", erkek "tohumunun" korunması kaygısıyla yakından ilişkilidir. Delaney'in işaret ettiği gibi, bu kaygı, geçerli üreme teorisinin (monogenetik üreme) ayrılmaz bir parçasıdır. Bir erkeğin gücü ve otoritesi, kısacası "erkek olarak değeri", onun can verme yetisine sahip olduğu varsayımına dayanır. Buna karşılık "onuru", çocuğun kendi tohumundan olduğunu güvence altına alabilmesine bağlıdır. Bu da, karşılığında, kendisine ait olan kadını (özellikle onun bedenini) denetleme yeteneğine dayanır. Görüldüğü gibi, "tohum ve toprak" benzetmesi, ilk bakışta masum bir benzetme olsa bile, çok güçlü ataerkil anlamlarla yüklüdür. Birliktelikleri son derece doğal gibi görünen bu iki öğe kategorik olarak birbirlerinden farklıdırlar, hiyerarşik bir düzen içinde farklı değerlere sahiptirler. Erkeğin canlı öğeye, tohuma sahip olduğu varsayılarak onun yaratıcı yaşam kıvılcımını sağladığı düşünülürken, kadının - tıpkı toprak gibi- bu yaşayan özü besleme işlevini yerine getiren cansız maddeyi sağladığına inanılır. Böylece, hem Batı hem de Doğu geleneğinde var olan, kadının doğurganlığı nedeniyle salt bedene indirgenmesi olgusu, dinsel söylemin ve pratiğin kutsallığından güç alınarak ebedi kılınmış ve başlangıçta kadının ayırt edici özelliği olarak görülen yaşamı yaratma kudreti elinden alınmış olur. Bu garip "tersine çevirme hareketi" karşısında, bir kere daha, ideolojinin gücüne şaşırmamak ve "bütün dinsel sistem, kadınların yaşamı
Tohum (sperm ya da semen), birçok kültürel gelenekte simgesel olarak ateşle, ışıkla ve güneşle ilişkilendirilmiştir; buna karşılık metaforun ikinci unsurunun, yani toprağın kadın bedeniyle ilişkilendirilmesi, daha önce de gördüğümüz gibi, daha eskidir. Toprak, tarım henüz bilinmeden önce bile yaşamın kaynağı olarak görülüyordu. Yunanlılar toprağa Ge veya Gaia adını verirler ve "her şeyin anası, her şeyin en yaşlısı; yeryüzünde yaşayan her şeyin... Toprak üzerinde yürüyen, derinliklerde dolaşan ya da havada uçan her şeyin besleyicisi" olarak ona taparlardı. Toprak, insanların ihtiyacı olan her şeyi sunan dişil maddedir; dolayısıyla toprak kadın bedeni için, kadın bedeni de toprak için bir metafordur. Ancak ataerkil sistemlerde, toprağın Ana Tanrıça ve onun cisimleşmesi olan kadınla kurulan olumlu ve kuşatıcı anlamı kaybolurken, bunun yerini toprağın ve kadın bedeninin cansız madde ile özdeşleştirilip yaratıcılıktan yoksun bırakılması alır. Tıpkı Pandora mitosunda Pandora sözcüğünün en eski zamanlarda "bütün iyiliklerin anası" şeklindeki anlamının, sonradan ataerkillik altında içerik değişikliğine uğrayarak "bütün kötülüklerin anası" anlamını alması gibi, bir zamanlar her şeyi yaratıcısı olan toprak (ve kadın bedeni) sonradan yalnızca erkeğin "can veren tohumu"nu taşımaya yarayan bir araca dönüştürülür. Bu dönüşümle birlikte, kadınların kendi bedenlerini algılamalarına, erkeklerin kadınları ve onların dünyadaki, sitedeki, ailedeki yerlerini tanımlamalarına aracılık eden bu toprak ve tarla metaforlarının yanı sıra, benzer ideolojik işlevleri yerine getiren başka benzetmelerin ortaya çıktığı gözlenir. Ancak benzetme ne olursa olsun içerikte değişen pek bir şey yoktur, çünkü bunların tümü, kadının yaratıcı gücünün sınırlandırılmasına hizmet eder.
Tarımda can alıcı değişmelerin, geç neolitik dönemde, aşağı yukarı isa'dan önce 4000-3000 yıllarında meydana geldiği sanılmaktadır. Demek ki, yakın doğuda tarımın başlamasından yaklaşık 5.000 yıl sonra! Avrupa'nın pek çok yerinde, aynı dönemde benzer değişikliklerin yaşandığı da bilinmektedir. Andrew Sherrat'a göre, erken neolitik çağda da evcil hayvanlar bulunmakla birlikte, bunlar o sırada yalnızca etleri için besleniyorlardı. Süt ve süt ürünleri tüketimi önemli olmadığı gibi, hayvanların tarımda ve araba çekmekte kullanılması söz konusu değildi. Bütün bunlar daha sonra ortaya çıktı ve yalnızca tarımsal verimlilikte devrim yaratmakla kalmadı, aynı zamanda tarım için gerekli emek miktarını azalttı. Ayrıca, evcil hayvanların eskisine göre daha fazla önem kazanmaları da, vahşi hayvanların avlanması ihtiyacını azaltmış olmalıdır. İş dengesinin, yarı avlanma-yarı bahçecilikten karma tarıma dayalı bir ekonomiye doğru değişmesi, beraberinde kadın ve erkeklerin rol ve görevlerinde de bir değişiklik getirdi. Mezopotamya'da kil tabletler ve silindir mühürler üzerinde saban ve arabaların ilk ortaya çıkışı isa'dan önce 4000 dolaylarına tarihlenmektedir ve her ikisi de 500 yıl gibi görece kısa sayılacak bir sürede Avrupa'ya yayılmıştır. Bu süreç içinde hayvanların sütünden yararlanılması, süt ürünleri (peynir, yoğurt vb.) imal edilmesi aynı zamanda da yünün iplik ve dokunmaya dönüştürülmesi gerçekleşti. Dokumacılık neredeyse evrensel olarak bir kadın uğraşıdır. Belki de, diğer işler ağırlıklı olarak erkeklere devredilmeden, dokumacılığın geliştirilmesi mümkün olmamıştı. İkincil ürünler devrimi, aynı zamanda birçok başka işte uzmanlaşılmasını da gerektirdi. Böylece erkekler, giderek avcılığa daha az zaman ayırıp, çiftçilikle daha fazla uğraşmaya başladılar ve nihayet tarımı
Zihinsel kurgular bir boşluk içinde değil, somut bir tarihsel ve toplumsal çerçeve içinde var olurlar ve birebir doğrusallık düzeyinde olmamakla birlikte, o çerçeveyi yansıtırlar. Dolayısıyla, belirli siyasal ve ekonomik değişikliklerin, dinsel inanç ve mitoslardaki değişmenin kesin nedeni olduğunu söyleyemesek bile, toplumlarda meydana gelen inanç değişikliklerinin o toplumlarda yer alan belirli maddi değişmeleri izlediğini ya da onlarla eş zamanlı olarak gerçekleştiğine işaret eden bir genel örüntünün varlığından söz edebiliriz. Nitekim, Eski Mezopotamya toplumlarının yaratılış öykülerinde değişiklikler meydana gelirken, toplumun kendisinde de, özellikle İÖ 4. ve 3. bin yılda, bu olgunun öncesinde veya onunla eş zamanlı olarak bazı toplumsal ve ekonomik değişmelerin yaşandığı bilinmektedir. Saban tarımının gelişmesi ve onunla birlikte güçlenen militarizmin, akrabalık ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinde önemli değişmelere-kadınların kabileler arasında değiş tokuş edilmesi, bunun giderek kadınların nesneleşmesine yol açması ve bu olgunun köleliğin ortaya çıkışını kolaylaştırması-yol açmış olması gibi, söz konusu toplumlarda güçlü krallıkların ve ilk devletlerin doğuşu da dinsel inanç ve mitoslarda değişiklikler yarattı.
Reklam