Faruk İşcan

Faruk İşcan
@Xindros
İslamiyet total bir yaşam tarzı öngördüğü ve din ile devlet arasında bir ayrım yapmadığı için, bu anlamda, bütün kurumları da dinseldir. Örneğin, zekat hem devletin sosyo-ekonomik bir önlem olarak koyduğu bir vergi, hem de başlıca dinsel görevlerden biridir. "Aslında, anayasası ve hukuku şeriat olan devletin kendisi dinsel bir kurumdur... Halife, ne laik bir yönetici ne de Papa'nın islam'daki karşılığıdır; halifenin ne yasa yapma, ne de dogmayı tanımlama gücü vardır. O, dinsel bir temelde oluşturulmuş topluluğun (cemaatin) işlerini yürüten baş görevlidir."
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İslamiyet, diğer iki tek tanrıcı dinin ortaya çıktığı yörelerde ve aynı geleneğin devamı olarak doğmuş olsa bile, kendi özel genesis koşullarına sahiptir ve bu özgüllük, onun varlık biçimine, örgütlenmesine olduğu kadar, dogmasına da damgasını vurur. Göçebe kabile toplumunun devlete sıçrayışı aşamasında ortaya çıkarak bu momentin ihtiyaçlarına cevap vermeye yönelmiş olması İslamiyetin o çok sözü edilen özelliğini, yani din ile devletin iç içeliğini ve bu nedenle de müminin yaşamının her alanına düzenlemeler getirmesini açıklamaktadır: "Kur'an ve sünnette vaat edilen tanrısal buyruklar, yalnızca Tanrı ile insanı kapsamakla kalmaz, aynı zamanda insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri, özellikle de aileye, evliliğe, boşanmaya ve mirasa ilişkin konuları düzenler. Faruk Hassan'ın belirttiği gibi, " İslamiyet, bütünsel bir yaşam yasasıdır. Müslüman'ın yaşamında ikilik yoktur. Bir Müslümanın din dışı alanda yaptığı işlemler, toplumsal faaliyetleri, kişisel ilgileri, ulusal talepleri, yani insan uygarlığının gerektirdiği her türlü ilişkisi, mensup olduğu dinin kurumları ile uyum içindedir." Bu nedenle, İslamiyet'in insan doğasının, yaşam biçiminin dini olduğunu söyleyebiliriz. Bu bütünsel sisteme verilen ad ise, şeriattır.
Müslüman toplumların, kadınların kendi statülerini değiştirme taleplerine bunca direnmeleri ve bunları batıdan ithal edilmiş kavramlar olarak kötülemelerinin nedeni, yalnızca kadınlardan duydukları korku değil, aynı zamanda bireysellikten duydukları korkudur. Gene aynı bağlamda, bugünkü köktendinci hareketlerde kadınların denetiminin ve örtünmelerinin böylesine merkezi bir yer tutmasının nedenlerinden biri, bu hareketlerin bireyselliğe karşı tepki duymaları ve kadın haklarına ilişkin talepleri bu açıdan da yıkıcı olarak değerlendirmeleridir.
Müslüman aile, Arap ailesinin İslami ahlak sınırları içinde yeniden yaratılmasıdır. Dolayısıyla otoriter, ataerkil, poligam, babasoylu ve büyük ölçüde patrilokaldir. Bu arada, daha önceki ana soylu bir akrabalık sisteminin kalıntısı sayılabilecek, dayının önemi gibi öğeler de taşır. İslam'ın savunucularının iddia ettiğinin aksine, bir bütün olarak kadınların rolü erkeklerinkine göre ikincildir. Erkekleri kadınlara göre üstün gören ve tanıklıkta iki kadının bir erkeğe eşdeğer tutan Kur'an, bunun kanıtıdır. Kur'an'a göre kadınlara düşen miras payı erkeklere düşenin yarısıdır; ne var ki, Kur'an'ın tümüne egemen olan ve eşlere karşı iyi davranılmasını yönelik öğütler, Muhammed'in kadınların durumunu iyileştirdiğini öne sürenlerin savlarına belli bir ağırlık da kazandırmaktadır.
İsa'dan önce 3.500 ile 3000 yılları arasında Mezopotamya'da ilk kentsel toplulukların ortaya çıkması ve bunların giderek kent devletlerine dönüşmeleriyle aşağı yukarı aynı zamanlarda, yazının da keşfedildiğini görüyoruz. Kent devletlerinin gelişmesi, bunların kendi aralarında egemenlik mücadelelerine ve askeri rekabetin önem kazanmasına yol açtı. Bu ise, karşılığında, hem erkek egemenliğini güçlendirdi, hem de askerlerin ve kayıt tutma bilgisini tekellerinde tutan tapınak rahiplerinin mülk sahibi sınıfları oluşturduğu bir sınıfla toplumun doğmasını sağladı. Mülkiyetin miras yoluyla babadan oğula geçmesini güvence altına alan ve dolayısıyla kadınların cinselliğinin denetimini erkeklere veren ataerkil aile kurumlaştı, yasalara geçirildi ve devlet güvencesine kavuşturuldu. Bu çerçeve içinde, kadınların cinselliği erkeklerin; öncelikle babanın, sonra da kocanın malı olarak belirlendiği ve kadının cinsel "saflığı "(özellikle bekareti), üzerinde pazarlık yapılabilen bir ekonomik değere dönüştü. Bu durum fahişeliğin ortaya çıkmasına ve böylece, cinselliği ve doğurganlığı yalnızca bir tek erkeğe ait olan "saygın" kadın ile, cinselliği "herkese" ait olan fahişe arasında kesin bir ayrımın doğmasına yol açtı. Kent toplumunun giderek karmaşıklaşması ve uzmanlaşması, bu arada zanaatkarlar ile tarım emekçilerinin nüfusunun artması, kadınların çalışan sınıflardan önemli ölçüde dışlanmasını ve böylece statülerinin daha da düşmesini getirdi. Mesleklerden dışlanma ise, kadınların ekonomiye olan katkılarını azaltarak ikincil konumlarını pekiştirdi.