İslamiyet, diğer iki tek tanrıcı dinin ortaya çıktığı yörelerde ve aynı geleneğin devamı olarak doğmuş olsa bile, kendi özel genesis koşullarına sahiptir ve bu özgüllük, onun varlık biçimine, örgütlenmesine olduğu kadar, dogmasına da damgasını vurur. Göçebe kabile toplumunun devlete sıçrayışı aşamasında ortaya çıkarak bu momentin ihtiyaçlarına cevap vermeye yönelmiş olması İslamiyetin o çok sözü edilen özelliğini, yani din ile devletin iç içeliğini ve bu nedenle de müminin yaşamının her alanına düzenlemeler getirmesini açıklamaktadır: "Kur'an ve sünnette vaat edilen tanrısal buyruklar, yalnızca Tanrı ile insanı kapsamakla kalmaz, aynı zamanda insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri, özellikle de aileye, evliliğe, boşanmaya ve mirasa ilişkin konuları düzenler. Faruk Hassan'ın belirttiği gibi, " İslamiyet, bütünsel bir yaşam yasasıdır. Müslüman'ın yaşamında ikilik yoktur. Bir Müslümanın din dışı alanda yaptığı işlemler, toplumsal faaliyetleri, kişisel ilgileri, ulusal talepleri, yani insan uygarlığının gerektirdiği her türlü ilişkisi, mensup olduğu dinin kurumları ile uyum içindedir." Bu nedenle, İslamiyet'in insan doğasının, yaşam biçiminin dini olduğunu söyleyebiliriz. Bu bütünsel sisteme verilen ad ise, şeriattır.