Faruk İşcan

Faruk İşcan
@Xindros
Yaratılış öyküsüne göre, Adem'in ilk eylemi, şeylerin adını koymaktır. Buna karşılık Havva'nın ilk eylemi bilgi peşinde koşmak, bilgi ağacının yasak meyvesinden tadarak tanrının bilgisinden pay almaktır. Bu onun gözlerini açacak ve onu "iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi" yapacaktır. Eski Ahit'teki yaratılış mitosu, bir kez daha Foucault'yu hatırlayacak olursak, bilginin ya da bilinçliliğin önemine ve direnişe yol açarak, var olanı değiştirme potansiyeline işaret eder. Tanrının, erkeğin ayrıcalığı olan bilgiyi elde etmeye kalkıştığı için kadını cezalandırmış olması bir rastlantı değildir. Öyleyse, kadınların, yasak meyveyi yeme haklarına sahip çıkmaları ve aynı zamanda ad koyma hakkını özellikle de kendi adlarını koyma ve kendi kendilerini tanımlama hakkını geri almaları gerekir. Çünkü, ad koyma ve tanımlama hakkına sahip olanlar, aynı zamanda iktidara da sahip olanlardır. Kadınlar için kendi kaderini belirleme mücadelesi, kaçınılmaz olarak, kendilerine dayatılan tanımlara karşı çıkışı ve alternatif tanımlar yaratılmasını içerir.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Laik bir ülkede, yurttaşların devlet ile olan ilişkileri cinsiyetlerine göre belirli farklılıklar gösterse de (çünkü devletin laik olması ataerkil oluşunu ortadan kaldırmaz), devlet laik hukuku uygulamak zorundadır ve genellikle bir hakem rolü oynamaya yönelir. Oysa şeriatla yönetilen bir devlette, devletin kendisi bir taraftır ve bu tarafın kadınların tarafı olmadığı da açıktır. Şeriata dayanan bir İslami devlette, din tarafından kutsanan ve meşrulaştırılan cinsel ve toplumsal düzen, bizzat devlet tarafından her türlü ideolojik ve fiziksel mekanizmaya başvurularak uyruklara zorla uygulanır. Bir kadın bu düzende şeriata karşı gelirse yalnızca ailesinin şerefini lekelemekle kalmaz, aynı zamanda devletin otoritesine de meydana okumuş olur. İşte bu gerçek, İran'da şeriat altında yaşayan bir kadınla, Amerika'da köktendinciliği seçen bir kadının yaşamları arasındaki kıyaslanamaz farklılığa işaret eder: orada, köktendinci yaşam tarzını benimsemek, birçok seçenek arasından birini seçmek demektir; burada ise, sistemin dışına çıkmak mümkün değildir. Yani, bir seçim hakkından söz edilemez. Kendisine zorla dayatılan rolü reddeden bir İranlı kadının başvurabileceği tek yol, mücadele ve direnmektir; bunun bedeli ise kolayca kendi hayatı olabilir! Bu nedenle, onun meydan okuyuşunun ve direnişinin anlamı da daha derin, daha sarsıcı olabilir.
İslamiyet total bir yaşam tarzı öngördüğü ve din ile devlet arasında bir ayrım yapmadığı için, bu anlamda, bütün kurumları da dinseldir. Örneğin, zekat hem devletin sosyo-ekonomik bir önlem olarak koyduğu bir vergi, hem de başlıca dinsel görevlerden biridir. "Aslında, anayasası ve hukuku şeriat olan devletin kendisi dinsel bir kurumdur... Halife, ne laik bir yönetici ne de Papa'nın islam'daki karşılığıdır; halifenin ne yasa yapma, ne de dogmayı tanımlama gücü vardır. O, dinsel bir temelde oluşturulmuş topluluğun (cemaatin) işlerini yürüten baş görevlidir."
İslamiyet, diğer iki tek tanrıcı dinin ortaya çıktığı yörelerde ve aynı geleneğin devamı olarak doğmuş olsa bile, kendi özel genesis koşullarına sahiptir ve bu özgüllük, onun varlık biçimine, örgütlenmesine olduğu kadar, dogmasına da damgasını vurur. Göçebe kabile toplumunun devlete sıçrayışı aşamasında ortaya çıkarak bu momentin ihtiyaçlarına cevap vermeye yönelmiş olması İslamiyetin o çok sözü edilen özelliğini, yani din ile devletin iç içeliğini ve bu nedenle de müminin yaşamının her alanına düzenlemeler getirmesini açıklamaktadır: "Kur'an ve sünnette vaat edilen tanrısal buyruklar, yalnızca Tanrı ile insanı kapsamakla kalmaz, aynı zamanda insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri, özellikle de aileye, evliliğe, boşanmaya ve mirasa ilişkin konuları düzenler. Faruk Hassan'ın belirttiği gibi, " İslamiyet, bütünsel bir yaşam yasasıdır. Müslüman'ın yaşamında ikilik yoktur. Bir Müslümanın din dışı alanda yaptığı işlemler, toplumsal faaliyetleri, kişisel ilgileri, ulusal talepleri, yani insan uygarlığının gerektirdiği her türlü ilişkisi, mensup olduğu dinin kurumları ile uyum içindedir." Bu nedenle, İslamiyet'in insan doğasının, yaşam biçiminin dini olduğunu söyleyebiliriz. Bu bütünsel sisteme verilen ad ise, şeriattır.
Müslüman toplumların, kadınların kendi statülerini değiştirme taleplerine bunca direnmeleri ve bunları batıdan ithal edilmiş kavramlar olarak kötülemelerinin nedeni, yalnızca kadınlardan duydukları korku değil, aynı zamanda bireysellikten duydukları korkudur. Gene aynı bağlamda, bugünkü köktendinci hareketlerde kadınların denetiminin ve örtünmelerinin böylesine merkezi bir yer tutmasının nedenlerinden biri, bu hareketlerin bireyselliğe karşı tepki duymaları ve kadın haklarına ilişkin talepleri bu açıdan da yıkıcı olarak değerlendirmeleridir.