Bilen kişi, maden ki bilgisinin hiç değilse bir kısmını karşısındakilere aktarma arzusundadır, o halde karşısındaki kişilerce anlaşılır olan kavramlarla yapmalıdır açıklamalarını.
Hakikat, bize eşyanın doğasında olan şeyi yapmamızı buyurur. Çünkü her varlığın doğası, Hakikatin ondaki suretinden başka bir şey değildir. Ama bu, insanda irade yoktur anlamına gelmez. İnsanda irade vardır. Yalnız, istediğimi yaparım, istediğimi yapmam demeyi irade sanırsan, aldanırsın. Cahiller ve yarım akıllılar bunu böyle sanır. İrade demek, eşyanın gerçek doğasını anlamak demektir. Ve irade demek, olabileceği olamayacak olandan ayırabilmek, buna göre davranmak demektir.
Yaratılış öyküsüne göre, Adem'in ilk eylemi, şeylerin adını koymaktır. Buna karşılık Havva'nın ilk eylemi bilgi peşinde koşmak, bilgi ağacının yasak meyvesinden tadarak tanrının bilgisinden pay almaktır. Bu onun gözlerini açacak ve onu "iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi" yapacaktır. Eski Ahit'teki yaratılış mitosu, bir kez daha Foucault'yu hatırlayacak olursak, bilginin ya da bilinçliliğin önemine ve direnişe yol açarak, var olanı değiştirme potansiyeline işaret eder. Tanrının, erkeğin ayrıcalığı olan bilgiyi elde etmeye kalkıştığı için kadını cezalandırmış olması bir rastlantı değildir. Öyleyse, kadınların, yasak meyveyi yeme haklarına sahip çıkmaları ve aynı zamanda ad koyma hakkını özellikle de kendi adlarını koyma ve kendi kendilerini tanımlama hakkını geri almaları gerekir. Çünkü, ad koyma ve tanımlama hakkına sahip olanlar, aynı zamanda iktidara da sahip olanlardır. Kadınlar için kendi kaderini belirleme mücadelesi, kaçınılmaz olarak, kendilerine dayatılan tanımlara karşı çıkışı ve alternatif tanımlar yaratılmasını içerir.
Laik bir ülkede, yurttaşların devlet ile olan ilişkileri cinsiyetlerine göre belirli farklılıklar gösterse de (çünkü devletin laik olması ataerkil oluşunu ortadan kaldırmaz), devlet laik hukuku uygulamak zorundadır ve genellikle bir hakem rolü oynamaya yönelir. Oysa şeriatla yönetilen bir devlette, devletin kendisi bir taraftır ve bu tarafın kadınların tarafı olmadığı da açıktır. Şeriata dayanan bir İslami devlette, din tarafından kutsanan ve meşrulaştırılan cinsel ve toplumsal düzen, bizzat devlet tarafından her türlü ideolojik ve fiziksel mekanizmaya başvurularak uyruklara zorla uygulanır. Bir kadın bu düzende şeriata karşı gelirse yalnızca ailesinin şerefini lekelemekle kalmaz, aynı zamanda devletin otoritesine de meydana okumuş olur. İşte bu gerçek, İran'da şeriat altında yaşayan bir kadınla, Amerika'da köktendinciliği seçen bir kadının yaşamları arasındaki kıyaslanamaz farklılığa işaret eder: orada, köktendinci yaşam tarzını benimsemek, birçok seçenek arasından birini seçmek demektir; burada ise, sistemin dışına çıkmak mümkün değildir. Yani, bir seçim hakkından söz edilemez. Kendisine zorla dayatılan rolü reddeden bir İranlı kadının başvurabileceği tek yol, mücadele ve direnmektir; bunun bedeli ise kolayca kendi hayatı olabilir! Bu nedenle, onun meydan okuyuşunun ve direnişinin anlamı da daha derin, daha sarsıcı olabilir.