Tuhaf ama Augusto öldüğünde, ölümün, tek başına, hep aynı acıyı getirmediğini fark ettim. Ani bir boşluk var -boşluk hep aynı- ama acının farklılığı bu boşluk içinde biçimleniyor. Söylenmeyen ne varsa bu boşluk içinde somutlaşıyor, genişliyor, genişliyor, genişliyor. Bu kapısı, penceresi, çıkış yolu olmayan bir boşluk, orada asılı kalan, sonsuza dek kalıyor, başının üstünde, seninle, çevrende, seni sarmalıyor ve yoğun bir sis gibi seni allak bullak ediyor.
Var olan tek gerçek ve inanılası öğretmen, insanın kendi vicdanıdır. Bunu bulabilmek için yalnız ve sessizlik içinde kalmak, çıplak toprağa, çıplak ve çevrede hiçbir şey olmaksızın, sanki ölmüş gibi oturacaksın. Başlangıçta hiçbir şey hissetmezsin, tek algıladığın korkudur ama sonra derinden, uzaktan bir ses duymaya başlarsın, bu dingin bir sestir ve belki de başlangıçta tekdüzeliği seni rahatsız eder. Tuhaftır, en yüce sözleri duymayı beklerken karşına en önemsizleri çıkar. Öylesine küçük ve tanıdık şeylerdir ki bunlar, bağırasın gelir: "Ne yani, hepsi bu mu?" Yaşamın bir anlamı varsa -diyecektir ses sana- bu anlam ölümdür, bütün öteki şeyler onun çevresinde döner. Ama keşif diyeceksin bu noktada, ama korkunç keşif, eninde sonunda ölüneceğini her insan bilir, en sona kalan bile. Doğrudur, düşüncede bilmek başkadır, yürekte bilmek bambaşkadır, tamamen değişiktir.
İnsanın kendi iç dünyasına bakmak istemediği zaman bahaneler bulması dünyanın en kolay şeydir. Dıştan bir suçlu her zaman vardır. Suçun -ya da daha iyisi sorumluluğun- yalnızca bize ait olduğunu kabullenmek çok cesaret ister. Gene de sana söylemiş olduğum gibi, ilerleyebilmek için tek yol budur. Eğer yaşam bir yolsa, her zaman yokuş yukarı giden bir yoldur.