Biz insanlar, doğamız gereği ölümlü yaratıklar olmamıza rağmen, ölümün kovanına çomak sokmadan duramayız. Bu bizim için adeta bir onur meselesidir: Mücadele etmeden teslim olsak, hemencecik pes etsek yaşamanın ne anlamı kalır ki? Giyotin kimin kafasını keser?
Altına boynunu uzatan mahkûmun. İdam mangasının mermileri kimin göğsünü deler geçer? Karşılarına dikilen kişinin. Ölüm, tıpkı doğruluğu kanıtlanabilen bir matematik formülü
gibi kendine has, tuhaf bir güzelliğe sahiptir; iki noktanın arasındaki en kısa mesafe basit bir çizgi olsa bile cetvelimiz yeterli uzunlukta değilse işler zora biner.
Ancak zamanlar değiştikçe arzular ve nitelikler de değişir ve arzular ne kadar kuvvetli olursa olsun kusursuz olan şeyler zamanlara yenik düşerek kusursuzluklarını kaybeder. Zamanlar yerine pekâlâ zaman da denebilir.
Ama deneyimsiz yaşayamayız. Bizi halısızlık, ütüsüzlük, kıyafetsizlik değil, seyahatsizlik, tiyatroya gidememişlik, seminere para verememişlik, dergiyi, kitabı tecrübe edememişlik, denize girememişlik öldürür.
Nitekim öldürüyor da. Bu güzel ülkede çoğumuz yaşayan ölü gibiyiz.